İnsanlık tarihi boyunca “iyilik” en kutsal değerlerden biri olarak anlatıldı. Çocuklara küçük yaşlardan itibaren yardımsever olmaları öğretildi. Komşuya yardım etmek, düşene el uzatmak, paylaşmak, fedakârlık yapmak… Bunların hepsi toplumun ayakta kalmasını sağlayan güzel hasletlerdir. Ancak hayatın içinde öyle anlar vardır ki, ölçüsüz iyilik insanın kendi hayatını zora sokabilir. İşte tam da bu noktada halk arasında sıkça kullanılan o söz anlam kazanır: “İyilikten maraz doğar.”
Bu söz ilk duyulduğunda sert ya da karamsar gelebilir. Çünkü iyiliğin kötü sonuç doğurabileceğini kabul etmek istemeyiz. Oysa mesele iyiliğin kendisi değil, sınırlarının kaybolmasıdır. İnsan bazen o kadar fazla fedakârlık yapar ki, sonunda kendi huzurunu, zamanını, emeğini ve hatta şahsiyetini tüketmeye başlar.
Toplumumuzda özellikle “hayır diyemeyen” insanlar vardır. Birisi bir şey ister, kırılmasın diye kabul edilir. Bir yakın yardım ister, insan kendi imkânını zorlayarak destek olur. Bir arkadaş sorumluluğunu başkasının omzuna yükler, iyi niyetli kişi sessizce taşımaya devam eder. İlk başta bu davranışlar erdem gibi görünür. Fakat zamanla insanlar sizin iyi niyetinizi alışkanlığa dönüştürür. Çünkü insan tabiatı çoğu zaman verilen değerin kıymetini değil, sürekliliğini görür. Sürekli fedakârlık yapan kişi, bir gün “hayır” dediğinde suçlu ilan edilir.
Bugün çevremizde birçok insanın yorgun, kırgın ve içine kapanık olmasının sebeplerinden biri de budur. Sürekli veren ama karşılığında anlayış görmeyen insanlar zamanla tükeniyor. Çünkü iyilik, tek taraflı bir sömürüye dönüştüğünde artık erdem olmaktan çıkar. Fedakârlığın ölçüsü kaçtığında insan kendi hayatını ihmal etmeye başlar.
Aile içinde bile bunun örnekleri görülür. Evlatları için ömrünü harcayan anne-babalar bazen yaşlandıklarında yalnız bırakılıyor. Her yükü sırtlanan insanlar zamanla “nasıl olsa yapar” düşüncesiyle daha fazla sorumluluğa mahkûm ediliyor. İş yerinde en çalışkan personelin üzerine daha fazla iş yüklenmesi de aynı mantığın ürünüdür. Sessiz, iyi niyetli ve itiraz etmeyen insan, çoğu zaman sistemin en fazla yorulan kişisi olur.
Burada önemli olan şey, iyiliği terk etmek değildir. Çünkü kötülüğün yaygınlaştığı bir dünyada insanlığı ayakta tutan hâlâ vicdandır. Ancak vicdan ile sınırsız taviz aynı şey değildir. İnsan önce kendi değerini korumalıdır. Kendi huzurunu yok ederek yapılan yardım, bir süre sonra öfkeye ve kırgınlığa dönüşebilir. Bu yüzden ölçülü iyilik en sağlıklı olandır.
Eskiler boşuna “fazla merhametten maraz doğar” dememiştir. Gereğinden fazla anlayış göstermek bazen insanların sorumluluk duygusunu yok eder. Sürekli affedilen hata tekrar edilir. Sürekli desteklenen tembellik alışkanlığa dönüşür. Sürekli alttan alan kişi ise değersiz görülmeye başlanır. Çünkü hayatın acı gerçeklerinden biri şudur: İnsanlar çoğu zaman sınırı olmayan iyiliği zayıflık sanır.
Özellikle günümüz dünyasında bu durum daha belirgin hâle geldi. İnsan ilişkileri hızlandı, çıkar dengeleri arttı. Samimiyetin yerini çoğu zaman menfaat aldı. Böyle bir dönemde herkesin iyi niyetli olması güzel ama aynı zamanda dikkatli olması gerekiyor. Çünkü bazı insanlar yardım istemez; alışkanlık hâline getirdikleri bir bağımlılık kurar. Sürekli sizden alan ama size hiçbir zaman destek olmayan insanlar, iyi niyetinizi kullanır.
Bu yüzden insanın zaman zaman kendine şu soruyu sorması gerekir: “Ben gerçekten yardım mı ediyorum, yoksa kendi sınırlarımı mı yok ediyorum?” Çünkü sağlıklı ilişkiler karşılıklı anlayış üzerine kurulur. Sürekli bir tarafın verdiği, diğer tarafın aldığı ilişkiler uzun vadede yıpratıcıdır.
Hayatta en zor şeylerden biri “hayır” diyebilmektir. Oysa bazen en büyük iyilik, yerinde söylenmiş bir hayırdır. Çünkü insan herkesi memnun etmeye çalışırken kendi ruhunu ihmal ederse, sonunda kimseyi mutlu edemez hâle gelir. Kendini tüketen bir insanın çevresine faydası da azalır.
İyilik elbette vazgeçilmezdir. Ama akıl ile desteklenmeyen iyilik, insanı yoran bir yük hâline dönüşebilir. Bu nedenle ne tamamen katı olmak gerekir ne de herkese sınırsız fedakârlık yapmak… Asıl denge, vicdanı korurken kişinin kendisini de koruyabilmesidir.
Unutulmamalıdır ki; gerçek iyilik insanı tüketen değil, insanı insan yapan davranıştır. Eğer yapılan fedakârlık kişiyi mutsuz, değersiz ve yorgun hâle getiriyorsa, orada artık iyiliğin ölçüsü kaçmış demektir. Ve ölçüsü kaçan her şey gibi, iyilik de bazen maraza dönüşebilir.