İnsanın her şeye alıştığı söylenir. Acıya, yokluğa, belirsizliğe, hatta felakete bile… Ama alışmak her zaman iyileşmek değildir; bazen sadece çaresizliğin farklı bir biçimidir. 6 Şubat 2023’te yaşanan büyük depremlerin üzerinden neredeyse üç yıl geçti. Üç yıl… Kâğıt üzerinde uzun görünen, fakat enkazın altında kalan hayatlar için bir türlü akmayan bir zaman dilimi.

Bugün deprem bölgesine gittiğinizde ilk fark edeceğiniz şey hâlâ bitmeyen inşaat gürültüsü, kamyonların kaldırdığı toz bulutları, çamura saplanan yollar ve yarım kalmış bir yaşamın sürekli göz önünde duran izleridir. Sanki bir şehri yeniden inşa etmek değil de, o şehrin günbegün tükenen sabrını test etmek için özel bir çaba harcanıyor gibidir.

BİTMEYEN ŞANTİYENİN GÖBEĞİNDE YAŞAMAYA ÇALIŞMAK

Üç yıl boyunca insanlar geçici yaşam alanlarında, konteynerlerde, derme çatma yapılarda kaldı. “Geçici” kelimesi, bölge halkının zihninde çoktan anlamını yitirdi. Çünkü bu geçicilik, kalıcı hale gelmeye başladı.

Bir tarafta temeli atılmış ama yükselmeye fırsat bulamamış binalar; diğer tarafta bir türlü tamamlanamayan yollar… Asfalt atılacak denilen sokaklara bir bakarsınız tekrar kazılmış, alt yapı çalışmaları hâlâ sürüyor. Kış gelince çamur, yaz gelince toz… İnsanların yüzüne yapışan, üzerlerinden silkeleseler de bir türlü gitmeyen bir ağırlık var. Yaşamak ile idare etmek arasındaki çizgi, bölgede neredeyse görünmez hale geldi.

UMUDA TAHAMMÜL İLE BEKLEYİŞ ARASINDA

Deprem anında yıkılan sadece binalar değildi; insanların güven duygusu, geleceğe dair planları, çocuklarının hayalleri de yerle bir oldu. Şimdi ise “yeniden ayağa kalkıyoruz” söylemi ile “neden hâlâ buradayız” sorusu arasında sıkışan bir koca bölge var.

Bir apartmanın temelinde işçiler çalışıyor, ama yan sokakta hâlâ yıkılması gereken ağır hasarlı bir bina duruyor. Bir caddeye kaldırım yapılıyor, ama iki cadde ötede su boruları patlamış, çamur diz boyu. Şehrin bir yanında yeni yapılan konutların töreni düzenleniyor, diğer yanında insanlar hâlâ konteynere su taşımak zorunda kalıyor.

Bu parçalı düzen, insanların zihninde bütün bir geleceğin değil, yamalı bir günlüğün resmini çiziyor.

SEFALETE ALIŞMAK TEHLİKELİDİR

En büyük tehlike, bu koşulların normalleşmesidir.
İnsanlar, “Yapacak bir şey yok” cümlesini ne kadar sık kurarsa, sorunlar da o kadar kök salar. Sefalete alışmak; hakkını aramamaya alışmaktır. Sefalete alışmak; düzgün yolları, temiz suyu, tamamlanmış binaları bir ayrıcalık sanmaya başlamaktır. Sefalete alışmak; bir ülkenin en acı gerçeğine, “burası deprem bölgesi, hâliyle böyle” diyerek omuz silkmektir.

Oysa deprem değil, ihmaller öldürür.
Deprem değil, geciken iyileştirme süreçleri insanları yorar.
Ve deprem değil, belirsizliğin dayattığı bu yorgunluk, umutları tüketir.

BU TOPRAĞIN İYİLEŞMEYE İHTİYACI VAR

Deprem bölgesi hâlâ büyük bir şantiye; ama olması gereken bu şantiyenin hızla ilerlemesi, insanların yaşamlarını normale döndürecek bir düzenin kurulmasıdır. Bir bölgede üç yıl boyunca sürekli çamurun içinde yaşamak kader değildir. Bir şehir yeniden doğacaksa, bu doğum bir ömür sürmemelidir. Toprağın da gökyüzünün de artık sessizliğe ihtiyacı var. Gürültüsüz, tozsuz, çamursuz bir sabaha…

Ve bu sabah ancak kararlılıkla, şeffaflıkla, planlamayla ve insanların yarına güvenle bakabildiği bir düzenle gelir.

Üç yıl geçti…
Depremin acısı azalmaz; ama hayat yeniden kurulabilir.
Yeter ki biz, sefalete alışmayı değil, hak ettiğimiz onurlu yaşamı talep etmeyi sürdürelim.

Çünkü alışmak kolaydır; değiştirmek zor.
Ama zor olanı yapmadıkça hiçbir felaket gerçekten geride kalmaz.