Toplumların kaderini belirleyen bazı değerler vardır. Bunların başında, hiç kuşkusuz, ifade özgürlüğü gelir. Çünkü bir ülkenin gerçek anlamda özgür olup olmadığını anlamanın en kolay yolu, orada insanların ne kadar rahat konuşabildiğine, yazabildiğine, eleştirebildiğine bakmaktır. Korkmadan düşüncesini dile getirebilen bireylerin yaşadığı bir ülke; fikirlerin çatıştığı ama insanların barış içinde yaşadığı bir ülkedir.

Ne var ki ifade özgürlüğü, çoğu zaman en çok savunulması gereken ama en kolay ihlal edilen haktır. Çünkü iktidarlar, kurumlar, hatta toplumun çoğunluğu bile, kendilerinden farklı düşünenlerin sesini kısmaya meyleder. Oysa ifade özgürlüğü, yalnızca popüler veya çoğunluğun hoşuna giden fikirler için değil; rahatsız eden, sarsan, düşündüren fikirler için de vardır. Gerçek demokrasinin sınavı da işte burada başlar.

Tarih bize göstermiştir ki, baskı altında tutulan düşünceler asla yok olmaz. Sadece yeraltına iner, birikir ve bir gün daha güçlü biçimde patlar. Fikirlerin bastırıldığı toplumlar kısa vadede sessiz görünse de, uzun vadede o sessizlik bir çürümenin habercisidir.

Düşünceyi sansürlemenin, kitabı yasaklamanın, haberi engellemenin, gazeteciyi susturmanın bir ülkeye kazandırdığı hiçbir şey yoktur. Tam tersine, özgürlük alanı daraldıkça toplumun yaratıcılığı, yenilikçiliği ve vicdanı da daralır.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ SORUMLULUKLA ANLAM KAZANIR

Elbette ifade özgürlüğü sınırsız bir hak değildir. Nefret söylemi, şiddet çağrısı, kişisel hakaret ve iftira bu özgürlüğün kapsamı içinde değerlendirilemez. Ancak bu sınırların keyfî biçimde genişletilmesi de en az o ihlaller kadar tehlikelidir. Bir ülkede insanlar, “ya yanlış anlaşılırım” korkusuyla susmaya başlamışsa, orada özgürlük artık kâğıt üzerindedir.

İfade özgürlüğü, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk taşır. Çünkü sözcüklerin gücü büyüktür. Bu güç, toplumları ya birbirine düşürür ya da birbirine yaklaştırır. Dolayısıyla düşünceyi dile getirirken, hem cesur hem de vicdanlı olmak gerekir.

Bugün ifade özgürlüğü artık yalnızca gazete sayfalarında ya da televizyon ekranlarında değil, sosyal medyada, dijital platformlarda da sınanıyor. Algoritmalar, sansür politikaları ve dijital linç kültürü, özgür düşüncenin önüne yeni engeller koyuyor.

Bir yandan herkesin sesini duyurabildiği bir çağdayız, diğer yandan bu seslerin susturulması hiç olmadığı kadar kolay. Bu paradoks, ifade özgürlüğünü daha da hayati kılıyor.

İfade özgürlüğü, sadece bir hak değil, aynı zamanda bir toplumun gelişmişlik göstergesidir. Çünkü özgür düşünen birey, sorgulayan vatandaş, demokratik bir toplumun temel taşıdır.

Bu yüzden ifade özgürlüğünü savunmak; bir grubun, bir ideolojinin, bir gazetecinin ya da bir sanatçının hakkını savunmak değil, kendi geleceğimizi savunmaktır.