Hayatın en büyük gerçeği, çoğu zaman en çok unuttuğumuz şeydir: Ölüm. Oysa ölüm, uzak bir ihtimal değil; aksine nefesimiz kadar yakınımızda duran bir hakikattir. Sabah evden çıkarken kapıyı kapatışımızda, akşam sofraya otururken kurduğumuz cümlelerde, yarın için yaptığımız planlarda hep bir varsayım vardır: “Ben yaşayacağım.” İşte insanın en büyük yanılgısı da tam burada başlar. Çünkü yaşamak bir garanti değil, bir nimettir. Ve hiçbir nimetin süresi bize yazılı olarak verilmemiştir.

Günlük hayatın telaşı içinde çoğu zaman kırıyoruz, kırılıyoruz, erteliyoruz, öfke biriktiriyoruz. “Sonra konuşuruz”, “Yarın ararım”, “Bir gün gider gönlünü alırım” diyoruz. Ama o “sonra” bazen hiç gelmiyor. Telefon rehberimizde adı duran ama artık arayamayacağımız insanlar bunun en acı hatırlatıcısıdır. Bir mesaj kadar yakınken vedalar, biz onları kilometrelerce uzak sanıyoruz.

Ölümün en sarsıcı tarafı ani oluşudur. İnsan zihni, belirsizliği sevmez ama ölüm belirsizliğin ta kendisidir. Kimse ne zaman, nerede ve nasıl olacağını bilemez. İşte bu bilinmezlik yüzünden ölüm hep başkalarının başına gelecek bir olay gibi düşünülür. Haberlerde izleriz, sosyal medyada görürüz, taziyeye gideriz ama içten içe kendimizi o ihtimalin dışında tutarız. Oysa gerçek çok nettir: Ölüm seçmez. Yaş, makam, para, başarı… Hiçbiri bir koruma kalkanı değildir.

Belki de bu yüzden ölüm gerçeğini düşünmek insanı korkutur. Çünkü ölüm, kontrol edemediğimiz tek şeydir. İnsan hayatı boyunca kontrol etmeye çalışır: Plan yapar, birikim yapar, hedef koyar. Ama ölüm, bütün planların üzerinde duran ilahi bir çizgidir. Ne kadar güçlü olursanız olun, o çizginin ötesine geçemezsiniz.

Fakat ölüm yalnızca bir son değildir. Aynı zamanda hayatı anlamlı kılan şeydir. Eğer ölüm olmasaydı, zamanın kıymeti olmazdı. Sevdiklerimizin değeri olmazdı. Bugünün önemi olmazdı. Sonsuz yaşayacak bir insanın acele etmesine gerek kalmazdı. İşte bu nedenle ölüm, korkutucu olduğu kadar öğreticidir de. Bize şunu fısıldar: “Vaktin sınırlı, o halde doğru yaşa.”

Doğru yaşamak ise büyük başarılar elde etmek demek değildir. Çoğu zaman küçük şeylerden ibarettir. Birinin kalbini kırmamak, kırdıysan özür dilemek… Ailene vakit ayırmak… Dostuna omuz olmak… Bir yetimin başını okşamak… İhtiyacı olana yardım etmek… Kısacası geride iyi bir iz bırakmak. Çünkü insan öldüğünde yanında götürdüğü tek şey yaptıklarıdır.

Hayatın ironisi şudur: İnsanlar çoğu zaman ölmeyecekmiş gibi yaşar, hiç yaşamamış gibi ölür. Oysa mesele uzun yaşamak değil, dolu yaşamaktır. Kimi insanlar vardır, ömürleri kısa olur ama arkalarında unutulmaz izler bırakırlar. Kimi insanlar da uzun yaşar ama yokluklarıyla varlıkları arasında fark hissedilmez. Demek ki süre değil, içerik önemlidir.

Ölüm gerçeğini kabul etmek, insanı karamsar yapmaz; aksine bilinçli yapar. Çünkü ölümün farkında olan insan, zamanı boşa harcamaz. Gereksiz tartışmalara girmez. Kin tutmanın anlamsızlığını anlar. Affetmenin aslında kendini özgür bırakmak olduğunu fark eder. Ve en önemlisi, sevdiğini söylemekten çekinmez.

Bugün hayattaysak, bu başlı başına bir mucizedir. Kalbimiz atıyor, nefes alıyoruz, konuşabiliyoruz. Bunlar sıradan şeyler değil; her biri büyük bir lütuf. Ama insan alışınca fark etmiyor. Ta ki bir kayıp yaşayana kadar… O zaman anlıyor ki en büyük zenginlik sağlıklı bir günmüş, sevdiklerle geçirilen bir saatmiş.

Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: “Bugün son günüm olsaydı, farklı ne yapardım?” Eğer bu sorunun cevabı çok şey değiştiriyorsa, o zaman hayatımızda gerçekten değiştirmemiz gereken şeyler var demektir.

Ölüm herkese çok yakın. Ama bu gerçek korkmak için değil, uyanmak içindir. Çünkü ölümün yakın olduğunu bilen insan, hayatın da kıymetini bilir. Ve aslında mesele ölmek değil; ölmeden önce gerçekten yaşayabilmektir.