Yaşadığımız çağın en büyük yanılgılarından biri, insanın değerini sahip olduğu eşyalarla ölçmeye başlamasıdır. Artık birçok kişi nasıl biri olduğuyla değil, ne giydiğiyle, hangi telefonu kullandığıyla, hangi arabaya bindiğiyle ya da hangi mekânlarda vakit geçirdiğiyle değerlendiriliyor. Oysa insanı değerli yapan, üzerindeki marka değil; taşıdığı ahlak, karakter ve vicdandır. Lüks yaşamak elbette yanlış değildir. İnsan, çalışır, kazanır ve emeğinin karşılığını dilediği gibi harcayabilir. Ancak burada önemli olan nokta, ihtiyaç ile gösteriş arasındaki ince çizgiyi kaybetmemektir. Bir ihtiyaç için yapılan harcama ile başkalarına kendini ispatlamak adına yapılan masraf aynı şey değildir. Ne yazık ki günümüzde birçok kişi, gerçekten ihtiyacı olduğu için değil, çevresine ‘Ben de varım.’ diyebilmek için alışveriş yapıyor. Sosyal medya bu anlayışı daha da körüklüyor. İnsanlar, başkalarının paylaştığı lüks hayatları gördükçe kendilerini eksik hissetmeye başlıyor. Son model telefonlar, markalı kıyafetler, pahalı saatler, gösterişli düğünler ve israfın sınırlarını zorlayan sofralar… Bunların çoğu, ihtiyaçtan çok beğenilme arzusunun sonucu. Oysa bir fotoğraf karesine sığdırılan mutluluk, çoğu zaman gerçek hayatın aynası değildir. Bugün birçok insan, gelirinden daha fazla harcayarak yaşamaya çalışıyor. Kredi kartları doluyor, krediler çekiliyor, ay sonu gelmeden maaş bitiyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri de gereksiz harcamaları normalleştirmiş olmamızdır. Bir kıyafet işimizi görüyorken sırf modası geçti diye yenisini almak, kullanılabilir durumdaki eşyaları değiştirmek ya da sadece gösteriş uğruna yüksek masraflara girmek hem aile bütçesine hem de geleceğe zarar veriyor. Oysa sade yaşamak yoksulluk değildir. Sadelik, ihtiyaç kadarını bilmek ve elindekinin kıymetini bilmektir. İnsan, lüks içinde yaşarken de mutlu olmayabilir; ama huzurlu bir yaşam için her zaman pahalı eşyalara ihtiyaç duymaz. Çünkü mutluluk alışveriş torbalarında değil, aileyle geçirilen vakitte, dost sohbetlerinde ve sağlıklı bir yaşamda gizlidir. Ne yazık ki bazı insanlar, başkalarının ne diyeceğini kendi huzurlarının önüne koyuyor. Düğünlerde, nişanlarda, bayramlarda hatta günlük yaşamda bile ‘El âlem ne der?’ düşüncesi yüzünden gereksiz masraflar yapılıyor. Oysa o ‘el âlem’, birkaç gün sonra yaşananları unutuyor; geriye ise ödenmesi gereken borçlar kalıyor. İsraf, sadece paranın boşa harcanması değildir. İsraf; emeğin, zamanın ve imkânların da gereksiz yere tüketilmesidir. Dünyanın bir köşesinde insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayamazken, diğer tarafta sırf gösteriş uğruna tonlarca yiyecek çöpe gidiyor. Kullanılmadan dolapta bekleyen kıyafetler, birkaç kez giyilip kenara kaldırılan ayakkabılar ve ihtiyaç fazlası alınan ürünler, aslında hepimize önemli bir soruyu hatırlatıyor: Gerçekten buna ihtiyacımız var mı? Hayatın sonunda kimse, kaç çift ayakkabıya sahip olduğumuzla ya da hangi markaları kullandığımızla hatırlanmayacak. İnsanlar bizi; dürüstlüğümüz, yardımseverliğimiz, güzel ahlakımız ve geride bıraktığımız iyiliklerle anacak. Bu yüzden kazancımızı gösteriş için değil, fayda üretmek için kullanmalıyız. Gerektiğinde bir ihtiyaç sahibine uzatılan yardım eli, alınan en pahalı eşyadan çok daha değerlidir. Lüksün peşinde koşarken huzurumuzu kaybetmeyelim. Gösteriş uğruna borç yükünün altına girmeyelim. Çünkü insanı zengin yapan, dolabındaki kıyafetlerin sayısı değil; gönlünün zenginliğidir. Bugün var olan servet yarın olmayabilir. Ancak kanaatkârlık, tevazu ve paylaşma duygusu ömür boyu insana değer kazandırır. Unutmayalım ki gerçek zenginlik, sahip olduklarımızı sergilemek değil; sahip olduklarımızın kıymetini bilmektir. Gösteriş geçicidir, huzur ise kalıcıdır. İhtiyacımız kadar tükettiğimiz, israftan uzak durduğumuz ve insanı eşyadan üstün tuttuğumuz bir hayat hem bizi hem de toplumumuzu daha güçlü kılacaktır.
Diğer Yazıları
Çok Okunanlar