Malatya…

Adını söylediğimde bile boğazımda bir düğüm oluşuyor. Çünkü Malatya sadece bir şehir değil; bir hafıza, bir yara, bir direniş ve hâlâ dimdik ayakta kalmaya çalışan bir umut demek. Bu topraklarda doğanlar için Malatya, adres satırına sığmayacak kadar büyük bir anlam taşır. Gidenler için eksiklik, kalanlar için ise ağır ama onurlu bir sorumluluktur.

6 Şubat 2023’ten sonra Malatya’nın takvimi değişti. Saatler durdu, günler birbirine karıştı. Sokakların sesi sustu, evlerin hafızası yıkıldı. Bir şehir sadece binalarını değil, alışkanlıklarını, kahkahalarını, rutinlerini de kaybetti. O günden sonra Malatya artık “eskisi gibi” olamazdı. Ama bu, daha kötü olacağı anlamına da gelmiyordu. Çünkü Malatya, her defasında küllerinden doğmayı bilen bir şehir oldu tarih boyunca.

Bugün Malatya sokaklarında dolaşırken aynı anda iki duyguyu yaşıyoruz: Bir yanda yıkımın izi, diğer yanda yeniden kurulan hayatın sesi. Vinçler, kamyonlar, şantiyeler… Kimi zaman “bu şehir nefes alamıyor” dedirtiyor insana. Ama sonra bir çocuğun konteyner önünde oynadığını görüyorsun, bir esnafın kepenk açma inadına tanık oluyorsun. İşte o an anlıyorsun: Malatya vazgeçmemiş.

Ancak şunu da dürüstçe söylemek zorundayız. Malatya sadece betonla ayağa kalkmaz. Sadece konut sayısıyla, teslim edilen anahtarlarla, yükselen bloklarla bir şehir iyileşmez. Şehir dediğimiz şey; insanıyla, sosyal hayatıyla, gençleriyle, kültürüyle, sokağıyla, sesiyle iyileşir. Eğer Malatya’da gençler hâlâ “gideyim mi kalayım mı” ikilemi yaşıyorsa, eğer üniversite öğrencileri bu şehri geçici bir durak olarak görüyorsa, eğer akşam saatlerinde sokaklar erkenden boşalıyorsa; orada hâlâ eksik olan bir şeyler var demektir.

Göç meselesi de tam burada karşımıza çıkıyor. Deprem sonrası yaşanan göçü sadece “gidenler” üzerinden okumak eksik bir bakış olur. Asıl mesele, neden gidildiği ve geri dönmek için neyin eksik kaldığıdır. İnsanlar memleketini kolay terk etmez. Hele Malatya gibi aidiyet duygusu yüksek bir şehirden gitmek, çoğu zaman zorunluluktur. Barınma, iş, eğitim, sosyal yaşam… Bunlardan biri eksikse, şehir yavaş yavaş kan kaybeder.

Malatya’nın bugün en çok ihtiyacı olan şey; gerçeklerle yüzleşmek ama umudu da kaybetmemektir. Eleştiriden korkmayan, farklı fikirlere alan açan, “her şey mükemmel” demek yerine “nerede eksik kaldık” sorusunu sorabilen bir şehir kültürü… Çünkü şehirler alkışla değil, samimi sorularla büyür.

Bu şehir çok şey gördü. Darbeler gördü, yokluk gördü, afet gördü. Ama her seferinde yeniden ayağa kalkmayı bildi. Bugün de başarabilir. Yeter ki Malatya’yı sadece bir “deprem kenti” olarak tanımlamayalım. Malatya; tarımıyla, sanayisiyle, üniversiteleriyle, kültürüyle, sanatıyla konuşulmalı. Kayısının gölgesinde sadece geçim değil, gelecek de planlanmalı.

Ve belki de en önemlisi; Malatya’nın moralinin onarılması gerekiyor. Sürekli olumsuzlukları konuşarak, sürekli karamsarlığı büyüterek bu şehre iyilik yapmıyoruz. Ama gerçekleri halının altına süpürerek de ilerleyemeyiz. Denge tam da burada başlıyor: Ne pembe tablo, ne karanlık tablo… Hakikatin kendisi.

Ben Malatya’yı seviyorum.

Eksikleriyle, yaralarıyla, yorgunluğuyla…

Çünkü bu şehir benim çocukluğum, hatıralarım, sevdiklerim.

Çünkü bu şehir, her şeye rağmen hâlâ “ben buradayım” diyebiliyor.

Malatya benim güzel şehrim…

Yeniden ayağa kalkacak.