Ölümün fotoğrafı yoktur. Görüntüler vardır; hastane koridorları, beyaz çarşaf, siren sesleri, evinin önünde toplanan insanlar… Ama ölümün kendisi görünmez. O yüzden insana hep en savunmasız anında dokunur. Bir telefon sesiyle, bir kapı ziliyle, bir komşunun fısıltısıyla… En çok da hiç beklemediğimiz zamanda.
Her gün haber merkezlerine düşen üç-dört satırlık bilgi var: “Filan yerde iki çocuk fenalaştı… Birisi kurtarılamadı.” Bu cümledeki ilk üç kelime bir ömrü taşıyan anılar, dördüncü kelime ise bütün o ömrü silip süpüren bir kara gölge gibidir. “Kurtarılamadı.” Sanki mücadele edildi de kaybedildi, ama ne ana, ne baba, ne kardeş, ne de komşu o kaybedişin kurallarını biliyor. Ölümün kuralları yok çünkü.
Bir çocuğun kaybı, insanlığın en derin yerinden alıp sarsıyor bizi. Bugün bir evde çocuk sesleri susuyor, oyuncaklar yerinde kalıyor ama onları eline alan yok. Bir annenin sarılmaya hazır kolları boşlukta kalıyor. Bir babanın gözlerinin ucundaki koca dünyayı tutan güç çöküyor. Çocuk ölümü, hayatın doğal akışını ters yüz eden bir trajedi. Yaşlılar giderken “ömrünü tamamladı” diyebiliyoruz belki; gençler için “kader” deyip sırtımızı dayıyoruz. Ama çocuk… Onu nereye koyacağız? Dünyanın en ağır cevapsız sorusu bu.
Ölüm çok acı, evet. Ama acının en yıkıcı yanı, sebebini aradığımız halde bulamayışımızdır. Bir anne zamanında sabah kahvaltısını hazırladı, çocuğu gülümsedi, ayakkabıları bağlandı, belki bir oyuncak kenara bırakıldı. Sonra bir anda fenalaşma, telaş, ambulans… Birkaç saat içinde “hayatını kaybetti” sözü. Oysaki sabah her şey normaldi. İşte bu normalden kopuş, insana dünyanın en büyük darbesini indiriyor.
Biz gazeteciler, muhabirler, editörler… Haberi kurallara göre yazıyoruz: Yer, zaman, olay, müdahale… Ama gerçekte yazılan satırlar kadar insanın göğsünde yankısı oluyor mu? Bir muhabirin mikrofon tutarken gördüğü gözlerdeki boşluğu kim bilir? Bir doktorun “Elimizden geleni yaptık” deyişindeki yenilgiyi kim duyar? Haberde yer almayan duvarlara yaslanmış bedenleri, yere düşüp hıçkırığını içinde tutmaya çalışan babayı kim anlatır?
Belki de hayatın en büyük yanılsaması, zamanın sonsuz olduğunu sanmamız. Çocuklar büyüyecek, yarın okula gidecek, hafta sonu gezilecek, gelecek için hayaller kurulacak… Ölüm ise hiçbir hayale saygı duymaz. Bıçak gibi gelir, keser. O yüzden insanlar ölümün yüzüne bakmayı hep erteler. Kimi dua eder, kimi “Allah korusun” der, kimi haberleri okumaz. Çünkü ölüm, hayatın bize attığı en acı tokattır. Sadece bedeni değil, geleceği de öldürür.
Ölümün bir başka yüzü de geride kalanların sessizliğidir. Cenazeden sonra evler yavaş yavaş boşalır. Komşular yardım eder, yakınlar teselli eder, birkaç gün telefonlar çalar. Sonra hayat normalleşir. Ama anne için hiç normalleşmez. Baba için, kardeş için, aynı duvarda asılı duran fotoğraf için, asla… O evde saatler başka akar, günler başka yorulur. Bir çocuğun yokluğu, bir ömür boyu süren bir yabancılaşmadır. İnsanın kendi hayatına bile yabancılaşması.
Biz toplum olarak kayıpları konuşmayı sevmiyoruz. “Allah sabır versin” deyip kapıyı kapatıyoruz. Oysa sabır, verilerek elde edilen bir şey değil; zamanın insanın kalbine işlettiği bir direniş biçimi. Kimse o direnişi tek başına öğrenmek zorunda olmamalı. Komşuluk, dayanışma, birbirine omuz verme… Belki de ölümün yıkıcı etkisini biraz olsun hafifleten tek şey bu.
Bazen bir cenazenin ardında sadece bir aile değil, bir toplumun kırılganlığı yürür. Çocuk ölümleri, bize bir şeylerin yolunda gitmediğini fısıldar. Sağlık, beslenme, barınma, güvenlik… Krizlerin ilk vurduğu hep en savunmasız olanlar. Çocuklar, yaşlılar, yoksullar. Biz ise haberlerde sadece sonuçları okuyoruz. Oysa acının kökeni daha derinde. Sebebi anlamadan, yalnızca kaybı sayıyoruz.
Ölüm çok acı. Ama belki de en büyük acı, onun sıradanlaşmasıdır. Ardından bir başka haber, bir başka olay, başka bir kaza… Zaman acıyı yutuyor. Oysa her ölüm, bir evrenin sessiz çöküşüdür. Çocukların küçük ayak izleri sadece toprakta değil, kalpte de silinir. Bir annenin fısıldadığı ninni hiçbir zaman tamamlanmaz. Bir baba bir daha aynı sesle gülemez.
Keşke ölümün karşısında söylenecek güçlü bir sözümüz olsaydı. Keşke çocukların kaderi haber bültenlerinin kasvetli sayfalarına düşmeseydi. Keşke hayat, kendine yakışır bir adaletle akabilseydi. Ama gerçek şu: Ölüm bize yaşamın ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyor. Geri kalan tek şey, bu kırılganlığa daha çok özen göstermek.
Ve belki de unutulmaması gereken bir cümle: Bir çocuğun ölümü, sadece bir aileyi değil, bir şehri de eksiltir.