Teknoloji ilerliyor, şehirler büyüyor, dünya küçülüyor... Ama insanın içi, sanki her geçen gün biraz daha daralıyor. Bir zamanlar komşusunun kapısını “bir şey lazım mı?” diye çalan insanlar, artık asansörde birbirine selam vermekten çekinir hale geldi. Herkesin cebinde bir dünya var ama kimsenin kalbinde kimseye yer yok gibi. Peki gerçekten insanlık ölüyor mu?
Bir zamanlar “komşuluk” diye bir kelime vardı. Sıcak bir çay demekti, dertleşmekti, kapı komşusunun çocuğuna göz kulak olmaktı. Şimdi aynı apartmanda oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar yaşıyor. Herkesin yüzü telefona dönük, kimsenin gözü birbirine değmiyor.
Teknoloji bizi yakınlaştırdı sanıyoruz ama aslında bir ekran kadar yakınız, bir kalp kadar uzağız.
Sokakta düşen yaşlı bir kadına yardım etmek yerine cep telefonunu çıkarıp video çekenleri gördük. Trafikte kazaya tanık olup “biri ilgilenir” diyerek yoluna devam edenleri de. Sosyal medyada “geçmiş olsun” yazmak, yanına gidip bir bardak su vermekten daha kolay hale geldi. Empati, yerini beğeniye bıraktı; duygular bile dijitalleşti.
DUYGUSAL YORGUNLUK ÇAĞI
Sosyologlar, çağımızın en büyük hastalığını “duygusal yorgunluk” olarak tanımlıyor. Sürekli bilgiye, görüntüye, felakete maruz kalıyoruz. Her gün bir acı, bir yıkım, bir kayıp izliyoruz. Ve tepki vermemeyi bir tür savunma mekanizması haline getiriyoruz.
Bir çocuğun aç kalması, bir hayvanın dövülmesi, bir kadının şiddet görmesi artık sıradan geliyor. Kötülük olağanlaştıkça, vicdan köreliyor.
Eskiden bir mahallede herkes birbirini tanırdı. Bugün aynı sokakta oturan insanlar bile birbirine yabancı. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” anlayışı, toplumsal çürümenin özeti haline geldi. Oysa dokunmayan yılan, sonunda herkesi sokar.
Kayıtsız kaldığımız her kötülük, bir gün bizim kapımızı çalacak bir sorun olarak geri döner.
TOPLUMSAL DAYANIŞMA ZAYIFLIYOR
Uzmanlara göre dayanışmanın zayıflaması sadece ahlaki değil, ekonomik ve psikolojik sonuçlar da doğuruyor. Depremde, afette, savaşta yardıma koşan bir milletiz ama gündelik hayatta birbirimize bu kadar uzak olmamız büyük bir çelişki. Çünkü “yardım” sadece kriz anlarında değil, her gün, her küçük harekette yaşar. Kimi zaman bir tebessüm, kimi zaman bir merhaba bile bir insanın hayatına dokunabilir. Ama biz hızla koşarken, birbirimizin gözlerine bakmayı unuttuk.
İYİLİĞİN SESİ HÂLÂ VAR
Yine de karanlık bir tablo çizip umudu kaybetmek haksızlık olur. Sokak hayvanlarını besleyen, yaşlı komşusuna alışveriş taşıyan, tanımadığı bir çocuğun elinden tutan insanlar hâlâ var. İyilik sessizdir ama yok değildir. Asıl mesele, bu sesi çoğaltabilmekte.
İnsan olmanın temeli paylaşmaktan, yardımlaşmaktan geçiyor. Toplum olarak yeniden “biz” bilincine dönmemiz gerekiyor. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanın en büyük ihtiyacı hâlâ “anlaşılmak” ve “görülmek.”
SON SÖZ: VİCDANI HATIRLAMAK
Belki de insanlık ölmedi, sadece sesi kısıldı. Gürültünün içinde vicdanın sesi duyulmaz hale geldi. Âmâ o ses hâlâ içimizde bir yerlerde. Bir çocuğun gözlerine bakarken, bir yaşlının ellerini tutarken, bir hayvanın başını okşarken yeniden hayat buluyor.
Unutmayalım:
İnsanlık büyük kahramanlıklarla değil, küçük iyiliklerle yaşar. Bir tebessüm, bir selam, bir yardım eli… Belki de insanlığı kurtaracak olan şey tam da budur.