Otobüste yer verdim yaşlı bir adama.
Hani çok büyük bir şey değil aslında… Ne bir fedakârlık, ne bir kahramanlık. Sadece olması gereken, sadece “insanca” olan bir davranış.
Ama adamın yüzündeki şaşkınlık, gözlerindeki mahcubiyet ve titreyen sesiyle defalarca “teşekkür ederim evladım” demesi, beni asıl düşündüren şey oldu.
Bu kadar şaşırmasına şaşırdım.
Yer verdiğim için değil…
Yer verilmesine bu kadar yabancı kaldığı için.
Otobüs yolculuğu boyunca aklımdan çıkmadı. Bir insan, kendisine yer verildiği için neden bu kadar minnet duyar? Neden bunu olağan karşılamaz? Neden “tabii ki” demek yerine “Allah senden razı olsun” demek zorunda hisseder?
Cevabı acıydı:
Çünkü artık bu davranışlar olağan değil.
Eskiden büyüklere yer vermek öğretilmezdi bile; zaten yapılırdı. Kimse “ayıp olur” diye düşünmezdi, çünkü ayıp olan zaten belliydi. Şimdi ise ayıp kavramı sessizce hayatımızdan çekildi. Yerini duyarsızlığa, aceleye, bencilliğe bıraktı.
Otobüs doluydu. Gençler telefonlarına gömülmüş, kulaklıklar takılı, başlar öne eğik… Kimse yaşlıyı görmedi değil; gördü ama görmezden geldi. Çünkü artık görmemek daha kolay. Görürsen sorumluluk doğuyor, vicdan devreye giriyor.
Ben yer verdiğimde otobüsteki sessizlik daha da ağırlaştı. Bazıları başını kaldırdı, bazıları camdan dışarı baktı. Kimse kötü bir şey yapmamıştı belki ama kimse iyi bir şey de yapmamıştı.
Ve yaşlı adam…
Sanki yıllardır böyle bir şeyle karşılaşmamış gibi şaşkındı. Elimden tutar gibi oldu. “Herkes böyle değil evladım ama artık çok az kaldınız” dedi.
İşte orada insanın içi acıyor.
Ne zaman bu hale geldik?
Ne zaman “saygı” bir lütuf, “merhamet” bir istisna, “iyilik” ise haber değeri taşıyan bir şey oldu?
Artık küçük iyilikleri büyütüp alkışlıyoruz çünkü büyük kötülükleri kanıksadık. Otobüste yer vermek manşet olmamalıydı. Ama oluyor. Çünkü normalimiz değişti.
Eskiden büyüklerimiz “insanlık ölmedi” derdi. Şimdi biz “insanlık nereye gidiyor?” diye soruyoruz.
Sorun sadece otobüste yer vermemek değil. Sorun, yaşlıyı yük görmek. Sorun, yavaş yürüyeni engel saymak. Sorun, sabırsızlıkla “önümden çekil” bakışı atmak. Sorun, hayatın hızına ayak uyduramayanları hayatın dışına itmek.
O yaşlı adamın şaşkınlığı aslında bir aynaydı. Kendimize tutulan bir ayna… Ve o aynada pek de hoş bir görüntü yoktu.
Biz ne ara bu kadar yalnızlaştık?
Ne ara “ben” demeyi “biz” demekten daha değerli gördük?
Ne ara yardım etmeyi zayıflık, anlayışı zaman kaybı sandık?
Belki de en tehlikelisi şu:
Bütün bunları fark ediyoruz ama alışıyoruz.
Alışmak, kabullenmekten daha kötü. Çünkü alıştığında sorgulamıyorsun. Sorgulamadığında değiştirmiyorsun.
Oysa bu şehirler, bu sokaklar, bu otobüsler hepimizin. Bugünün genci yarının yaşlısı. Bugün ayakta duran, yarın tutunacak bir kol arayacak.
O yaşlı adam indiğinde arkasından baktım. Yavaş yürüyordu. Belki dizleri ağrıyordu, belki kalbi yorgundu. Ama yüzünde küçük bir tebessüm vardı. Belki de “hala insan var” diye düşünüyordu.
İşte asıl korkutucu olan şu:
Birine insan gibi davranmak, ona umut veriyor artık.
İnsanlık nereye gidiyor bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
Eğer bir gün iyilik yaptığımız için teşekkür edilmesine şaşırmazsak, işte o gün gerçekten kaybetmiş olacağız.
Ve belki de insanlığı kurtarmak, büyük nutuklarda değil; bir otobüste, bir koltukta, küçük bir yer verme anında saklıdır.