Hayatta her birimizin arkasında görünmeyen ama izleri derin bir emek zinciri vardır. Bir insanın kişiliği, duruşu, karakteri ve hayata tutunma biçimi; çoğu zaman ailesinin, öğretmenlerinin, dostlarının ya da hayatına dokunan bir başka iyi insanın emeğiyle şekillenir. İnsan, tek başına büyümez; tek başına olgunlaşmaz. Bir çocuğun yürümeyi öğrenirken elinden tutan bir anne de, bir öğrencinin geleceğine ışık tutan bir öğretmen de, sıkıştığında yanında beliren bir dost da aslında insanın kaderine bir ilmek atar. Bu nedenle vefa, sadece bir erdem değil; insan olmanın en temel sorumluluğudur.
Ne var ki günümüz dünyasında vefa, çoğu insanın dilinde süslü bir kelime olarak dolaşsa da uygulama alanı giderek daralan bir değer hâline geldi. İnsanlar, kendilerini bir noktaya getiren elleri çoğu zaman unutur oldular. Kimi zaman çıkar ilişkileri, kimi zaman beklentilerin değişmesi, kimi zaman da hızlı tüketilen ilişkiler düzeni, vefayı adeta değersizleştirdi. Oysa vefa, unutmanın karşısındaki en güçlü dirençtir; "Ben kimim?" sorusunun cevabını bir insanın kendine dürüstçe verebilmesi için tutunduğu ahlaki bir tutamaktır.
Bir insan, ona emek verenlere sırtını döndüğünde aslında kendi geçmişini inkâr eder. Bizi var eden insanların katkılarını yok saymak, sadece onlara değil, kendimize de ihanettir. Çünkü bizi bugün olduğumuz noktaya getiren her iyilik, hayat yolculuğumuzun temel taşını oluşturur. O taşı yerinden sökmenin bedeli de çoğu zaman ağır olur: vicdan sızısı, manevi eksiklik ve insanî bağların kopuşuyla sonuçlanır.
Vefalı olmak, büyük büyük sözlerle değil, küçük ama anlamlı davranışlarla kendini gösterir. Bazen bir arayıp hâl-hatır sormak, bazen bir teşekkür etmek, bazen de hiçbir beklenti gözetmeden yan yana durmaktır. Vefa, karşılık beklemez; minneti gösterişli cümlelerle değil, hal ve tavırla ifade eder. Çünkü vefanın doğasında samimiyet vardır, gösteriş değil.
Toplumsal olarak da vefanın önemini unuttuğumuz dönemlerden geçiyoruz. Hızla değişen hayat, çok çabuk tüketilen ilişkiler ve sürekli yeniye yönelen bir zihin dünyası, insanları geriye bakmaktan alıkoyuyor. Oysa toplum olmanın ruhunda vefa yatar. Ustaya saygı, yaşlıya hürmet, öğretmene minnet, aileye bağlılık… Bunların hepsi vefanın farklı yüzleridir. Bir toplum ancak bu değerleri yaşatabildiği ölçüde ayakta kalır.
Bizi yetiştirenlere ihanet etmemek, onların bize sağladığı değeri inkâr etmemek demektir. Bir insanın başarıya ulaştığında ilk unuttuğu şeylerden biri maalesef başlangıç noktası olur. Oysa herkesin bir hikâyesi, o hikâyeyi besleyen elleri ve o ellere borçlu olduğu bir vefası vardır. Başarı insanı büyütmez; vefa büyütür. Zenginlik insanı yüceltmez; hatırlamak yüceltir. Güç insanı değerli kılmaz; sadakat kılar.
Hayatın bugününde kim olursak olalım, dün kimlerin gayretiyle ayakta durduğumuzu hatırlamak zorundayız. Bu bir teşekkür borcudur ama aynı zamanda bir ahlaki duruştur. Çünkü vefa, insanı insan yapan en temel çizgilerden biridir. Vefasızlık ise sadece karşı tarafa değil, kişinin kendi ruhuna verdiği bir zarardır.
Sonuç olarak; vefalı olmak, sadece geçmişe bağlı kalmak değil, emeğe saygı duymaktır. Bizi var eden değerlere sahip çıkmak, zor zamanda yanımızda olanları unutmamak, bize güvenenleri yarı yolda bırakmamaktır. En önemlisi ise, bizi bugün yapan insanlara boynumuzun borcudur.
Bugün biraz durup düşünelim:
Kimler bizi bugün olduğumuz insan yaptı?
Kimler bize yol gösterdi?
Kimlerin desteğiyle zorlukları aştık?
Cevap ne olursa olsun, tek bir gerçek değişmez:
Vefa bir erdemdir ve bu erdem, insanı insan yapar.