Toplum olarak belki de en çok yaptığımız şeylerden biri, bir başkasını kırmamak için kendimizi kırmaktır. Birini üzmemek için susarız, yanlış gördüğümüz bir durumu dile getirmeyiz, haklı olduğumuz yerde geri çekiliriz. Sonra zaman geçer, içimizde biriken o küçük kırgınlıklar büyür, çoğalır ve farkında olmadan bizi yormaya başlar. İşte tam da bu noktada insanın aklına o cümle gelir: “İnce düşüne düşüne incindik.”

Ne gariptir ki en çok da düşünceli insanlar incinir. Çünkü onlar söz söylerken ölçer, tartar, kırar mıyım diye düşünür. Davranırken karşısındaki insanın duygularını hesaba katar. Bir cümle kurmadan önce defalarca zihninden geçirir. Ama çoğu zaman karşısındaki insan aynı hassasiyeti göstermez. İşte kırgınlığın en büyük nedeni de burada başlar.

Bugün toplumda yaşanan birçok tartışmanın, kırgınlığın ve uzaklaşmanın altında aslında bu dengesizlik yatıyor. Bir taraf sürekli empati yaparken, diğer taraf bunu fark etmiyor bile. Bir taraf incitmemek için çabalarken, diğer taraf incitmeyi sıradan bir davranış gibi görebiliyor. Bu da insanın içinde yavaş yavaş bir yorgunluk oluşturuyor.

Eskiden insanlar birbirine karşı daha dikkatliydi. Bir söz söylerken “Acaba kırar mıyım?” diye düşünülürdü. Mahalle kültürü vardı, komşuluk vardı, büyük küçük ilişkisi vardı. İnsanlar birbirinin kalbini kırmaktan çekinirdi. Çünkü kırılan kalbin onarılmasının zor olduğunu bilirlerdi.

Bugün ise hız çağında yaşıyoruz. Her şey hızlı, her şey acele. Düşünmeye bile zaman bırakmayan bir hayatın içindeyiz. Sosyal medya, günlük telaş, ekonomik kaygılar derken insanlar çoğu zaman karşısındaki insanın duygularını fark edemiyor. Bir cümle yazılıyor, bir söz söyleniyor ama o sözün karşı tarafta nasıl bir iz bırakacağı pek düşünülmüyor.

Oysa insan ilişkilerinin temelinde saygı ve anlayış vardır. Bir toplumu güçlü yapan şey sadece ekonomik gücü ya da teknolojisi değildir. Bir toplumun gerçek gücü, insanların birbirine gösterdiği saygı ve merhamettir.

Bugün sokakta, iş yerinde, sosyal medyada hatta bazen aile içinde bile insanlar birbirine karşı daha sert. Daha tahammülsüz. Küçük bir eleştiri bile büyük bir tartışmaya dönüşebiliyor. İnsanlar dinlemek yerine cevap vermeye odaklanıyor. Anlamak yerine haklı çıkmaya çalışıyor.

İşte bu yüzden birçok insan sessiz kalmayı tercih ediyor. Çünkü biliyor ki bazen konuşmak sorunu çözmez, tam tersine büyütür. Ama bu sessizlik de insanın içinde bir yük bırakıyor. Söylenmeyen sözler, anlatılmayan duygular bir süre sonra insanın kalbinde ağırlaşmaya başlıyor.

Belki de en büyük sorunlarımızdan biri, inceliğin değerinin unutulmasıdır. İnce düşünmek bazen zayıflık gibi algılanıyor. Oysa tam tersine bu bir insanlık göstergesidir. Bir başkasını kırmamak için çaba göstermek, aslında güçlü bir karakterin işaretidir.

Fakat burada bir dengeyi de unutmamak gerekir. İnsan sürekli başkalarını düşünürken kendini unutursa, o zaman içten içe yıpranmaya başlar. Çünkü her insanın saygı görmeye, anlaşılmaya ve değer verilmeye ihtiyacı vardır.

Bazen insan şunu fark ediyor: Herkesi memnun etmek mümkün değil. Herkesi kırmamaya çalışırken insan en çok kendini kırıyor. Bu yüzden belki de yapılması gereken şey, hem düşünceli olmak hem de gerektiğinde kendini ifade edebilmek.

Kırmadan konuşmak mümkündür. Sert olmadan da doğruyu söylemek mümkündür. Önemli olan niyetin temiz olmasıdır. Çünkü insanlar çoğu zaman söylenen sözün içeriğinden çok, nasıl söylendiğine bakar.

Toplum olarak yeniden inceliği hatırlamaya ihtiyacımız var. Bir selamın, bir teşekkürün, bir özrün değerini yeniden anlamamız gerekiyor. Çünkü küçük gibi görünen bu davranışlar aslında insanların kalbinde büyük yer tutar.

Bazen bir insanın gününü güzelleştiren şey sadece bir tebessüm olabilir. Bazen de kırılan bir kalbi onarmak için samimi bir özür yeterli olabilir. Ama bunun için önce farkında olmak gerekir.

Bugün belki birçok insan içinden şu cümleyi geçiriyor:

“Ben kimseyi kırmamaya çalıştım ama en çok ben kırıldım.”

Bu duygu aslında yalnız değil. Toplumda pek çok insan aynı şeyi hissediyor. Çünkü incelik hâlâ var, ama bazen sessiz kalıyor.

Belki de artık yapılması gereken şey şu: İnce düşünmeye devam etmek ama kendimizi de unutmamak. Çünkü insan başkalarını korurken kendi kalbini ihmal etmemeli.

Unutmayalım ki kırılan kalpler sadece bireyleri değil, toplumun ruhunu da zedeler. Daha anlayışlı, daha sabırlı ve daha saygılı bir dil kurabilirsek belki de birçok sorunun kendiliğinden çözüldüğünü görebiliriz.

Çünkü bazen bir toplumun iyileşmesi büyük projelerle değil, küçük inceliklerle başlar.

Ve belki o zaman şu cümleyi daha az duyarız:

“İnce düşüne düşüne incindik.”