Bir ülkenin gençleri geleceğe umutla bakamıyorsa, o toplumun en büyük kaybı yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda insan sermayesinin, hayallerinin ve yaşam enerjisinin yavaş yavaş tükenmesidir. Bugün milyonlarca genç için hayatın özeti birkaç kelimeyle anlatılabilir: Okul, diploma, sınav, bekleyiş ve atanamama.

Çocukluk yıllarında başlar bu uzun maraton. Daha oyun çağında, geleceğin belirleyicisi olarak sınavlar gösterilir. İyi bir lise, iyi bir üniversite, iyi bir bölüm… Her adımın sonunda yeni bir sınav vardır. Gençler, yıllarca emek vererek eğitim hayatlarını sürdürürken kendilerine sürekli aynı cümle söylenir: “Yeter ki oku, gerisi gelir.” Oysa mezuniyet günü geldiğinde birçok kişi için asıl zorlu süreç yeni başlamaktadır.

Üniversite diplomasını eline alan genç, toplumun gözünde artık bir meslek sahibidir. Ancak gerçek hayatın kapısını araladığında karşısına işsizlik, belirsizlik ve atanma umuduyla geçirilen yıllar çıkar. Özellikle kamu personeli olmak isteyen yüz binlerce genç için hayat, bir sınav takviminin içine sıkışır. Günler ders çalışarak, aylar soru çözerek, yıllar ise sonuç bekleyerek geçer.

Bu süreç yalnızca ekonomik bir sorun değildir. Atanamamak, zamanla psikolojik ve sosyal bir yük hâline gelir. İnsanlar yalnızca işsiz kalmaz; aynı zamanda kendilerini değersiz hissetmeye başlarlar. Aile toplantılarında yöneltilen “Hâlâ atanamadın mı?” sorusu, zamanla bir baskıya dönüşür. Arkadaşlar iş hayatına atılır, evlenir, kendi düzenlerini kurarken sınav hazırlığındaki genç aynı odada, aynı masada, aynı kitapların arasında yaşamaya devam eder.

En acı olan ise yılların sessizce akıp gitmesidir. Bir zamanlar büyük idealleri olan insanlar, zamanla yalnızca bir kadro ilanı bekleyen bireylere dönüşebilmektedir. Hayatın en üretken yılları test kitapları arasında geçerken ertelenen yalnızca kariyer değil; sosyal yaşam, hayaller ve hatta mutluluktur. Çünkü birçok kişi, “Önce atanayım, sonra yaşarım” düşüncesiyle hayatını sürekli ileri bir tarihe bırakmaktadır.

Oysa yaşamın kendisi bir sınav sonucundan ibaret değildir. İnsan, aldığı puandan çok daha fazlasıdır. Ancak mevcut sistem içinde bunu hatırlamak her geçen gün zorlaşmaktadır. Yıllarca eğitim alan insanların emeklerinin karşılığını alamaması, yalnızca bireysel bir hayal kırıklığı değil, aynı zamanda toplumsal bir kayıptır. Çünkü yetişmiş insan gücünün atıl kalması, ülkenin geleceğinin de eksik kullanılması anlamına gelir.

Bugün atanamayan bir öğretmen, sınıfına kavuşmayı beklemektedir. Bir sağlık çalışanı, bilgisini insanlara fayda sağlamak için kullanmayı istemektedir. Bir mühendis, üretmek ve geliştirmek arzusundadır. Ancak çoğu zaman bu insanlar mesleklerini icra etmek yerine yeni sınavlara hazırlanmak zorunda kalmaktadır. Böylece eğitimle başlayan umut yolculuğu, yerini bitmeyen bir bekleyişe bırakmaktadır.

Gençlerin en büyük ihtiyacı yalnızca iş değildir; aynı zamanda emeklerinin değer gördüğünü hissetmektir. Çünkü insanı ayakta tutan şey sadece maaş değil, yaptığı işin anlamıdır. Yıllarca okuyup emek veren bireylerin sürekli belirsizlik içinde bırakılması, toplumun geleceğe olan güvenini de zedelemektedir.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bir insanın hayatı kaç sınavla ölçülebilir? Bilgiyi değerlendirmek için yapılan sınavlar, yaşamın tamamını belirlemeye başladığında ortaya adalet duygusunu zedeleyen bir tablo çıkmaktadır. Gençlerin yıllarını tüketen bu döngü, yalnızca bireylerin değil, toplumun da enerjisini tüketmektedir.

Ömür dediğimiz şey aslında çok kısa. Bir gün çocukluk hayalleriyle başlayan yolculuk, fark edilmeden orta yaşlara yaklaşabiliyor. Takvim yaprakları sınav tarihleriyle değişirken, insan bazen yaşamanın kendisini unutabiliyor. Oysa her birey, emeğinin karşılığını aldığı, geleceğe güvenle bakabildiği bir hayatı hak eder.

Sınav telaşıyla gelip geçen bir ömrün ardından geriye yalnızca alınan puanlar değil, yaşanamamış yıllar da kalıyorsa, üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele budur. Çünkü kaybedilen yalnızca bir kadro değil; umutla bekleyen insanların zamanı, gençliği ve hayatıdır.