İnsan hayatı boyunca birçok sınavdan geçer. Kimi zaman yoklukla, kimi zaman hastalıkla, kimi zaman da kayıplarla mücadele eder. Ancak öyle bir sınav vardır ki, en sağlam temeller üzerine kurulmuş aileleri bile bir anda dağıtabilir. İşte o sınavın adı mirastır. Miras, anne ve babanın ömrü boyunca emek vererek biriktirdiği mal varlığını çocuklarına bırakmasıdır. Aslında bu, sadece maddi bir paylaşım değil; aynı zamanda güvenin, emeğin ve aile bağlarının da emanet edilmesidir. Ne acıdır ki, bazı ailelerde bu emanet, kardeşliği güçlendirmek yerine düşmanlığa dönüşebiliyor. Gazetelerde, televizyonlarda ve çevremizde sık sık benzer olaylara tanık oluyoruz. Bir tarla, bir ev, birkaç dönüm arazi ya da bir dükkân uğruna yıllarca birbirine "canım kardeşim" diyen insanlar mahkeme koridorlarında karşı karşıya geliyor. Daha da acısı, miras yüzünden yaşanan tartışmaların kavgaya, hatta cinayetlere kadar uzandığını görüyoruz. Oysa hiçbir anne ve baba, geride bıraktığı miras yüzünden çocuklarının birbirine küsmesini, düşman olmasını ya da canına kıymasını istemez. Tam tersine, ömür boyu çalışıp kazandıklarını çocukları daha rahat yaşasın, daha iyi şartlara sahip olsun diye bırakırlar. Unutmamak gerekir ki miras haktır. Ancak hak olanı helalinden almak da en az onun kadar önemlidir. Kişi, kardeşinin hakkına göz dikerek kazanç elde ettiğini zannetse bile aslında vicdanını ve huzurunu kaybeder. Dünya malı bugün vardır, yarın yoktur. Hiçbir servet, kırılan bir kalbi onaramaz; hiçbir arazi, bozulan kardeşliği geri getiremez. Kurulacak en büyük mirasın mal değil, güzel ilişkiler olduğunu artık anlamamız gerekiyor. Çünkü insan bu dünyadan giderken ne tapusunu yanında götürebilir ne de banka hesabını. Götürebileceği tek şey yaptığı iyilikler ve bıraktığı güzel izlerdir. Bu nedenle dünya malı için kalp kırmaya, aile bağlarını koparmaya, kul hakkına girmeye değmez. Miras paylaşımında en önemli ölçü adalettir. Kimin ne hakkı varsa eksiksiz verilmelidir. Hiç kimse gücüne, imkânına ya da fırsatına güvenerek başkasının payına el uzatmamalıdır. Çünkü haksız alınan her lokma, sadece hukuki değil, vicdani ve manevi bir sorumluluk da doğurur. Kul hakkı, telafisi en zor haklardan biridir. Bu süreçte aile büyüklerine, mirasçılara ve hukuki süreci yürüten herkese önemli görevler düşmektedir. Anne ve babalar hayattayken malları konusunda şeffaf olmalı, çocuklarını birbirine düşürecek belirsizlikler bırakmamalıdır. Çocuklar ise mirası bir kazanç yarışı olarak değil, anne ve babalarının emaneti olarak görmelidir. Kimin üzerine hangi sorumluluk düşüyorsa onu yerine getirmeli, hak ve hukuk gözetilerek hareket edilmelidir. Miras paylaşımında eşitlik ve adalet gözetildiğinde hem gönüller huzur bulur hem de aile bağları zarar görmez. Çünkü gerçek zenginlik, paylaşılan malın büyüklüğünde değil; paylaşım sırasında gösterilen vicdan ve adalettedir. Geçmişte yaşanan acı olaylardan ders çıkarmalıyız. Birkaç dönüm arazi, bir ev ya da birkaç metrekare toprak için kardeşlerin birbirine düşman olmasına artık izin vermemeliyiz. Mahkeme salonlarında yıllarını tüketen aileler yerine, aynı sofrada oturup helalleşebilen kardeşler görmek istiyoruz. Hayat çok kısa. Bugün aynı sofrada oturduğumuz insanlar yarın aramızda olmayabilir. Geriye ise ne kadar mal bıraktığımız değil, birbirimize nasıl davrandığımız kalacaktır. Anne ve babalarımızın bize bıraktığı en büyük miras aslında evler, arsalar ya da tarlalar değil; birlik, beraberlik ve kardeşlik duygusudur. O mirası kaybettiğimiz gün, elimizde ne kadar servet olursa olsun aslında en büyük kaybı yaşamış oluruz. Gelin, mirası kavga sebebi değil, adaletin ve kardeşliğin göstergesi hâline getirelim. Dünya malı için kalp kırmayalım, kul hakkına girmeyelim. Kimin ne hakkı varsa adilce verelim. Çünkü günün sonunda hepimizin gideceği yer aynıdır. Geriye kalan ise mallarımız değil, insanlar üzerinde bıraktığımız güzel hatıralar olacaktır.
Diğer Yazıları
Çok Okunanlar