Gürültünün bu kadar arttığı, seslerin birbirine karıştığı, hakikatin bazen bağıranın sesinde kaybolduğu bir çağda yaşıyoruz. Her gün yeni bir tartışma, yeni bir kırgınlık, yeni bir öfke dalgası… Sosyal medya ekranlarından sokaklara, iş yerlerinden evlerin içine kadar yayılan bir sertlik hâli var. İnsan, insanla konuşurken bile tetikte. İşte tam da böyle zamanlarda insanın içini ferahlatan, “Hâlâ umut var” dedirten bir gerçek var: İyi insanlar iyi ki var.

İyi insan olmak bugün neredeyse bir direniş biçimi. Çünkü kötülük daha görünür, daha gürültülü, daha çabuk yayılıyor. İyilik ise sessiz. Gösterişsiz. Alkış beklemeden yapılan bir davranış. Bir yaşlının koluna girmek, bir çocuğun başını okşamak, bir depremzedenin derdini gerçekten dinlemek, kimse görmezken adil davranmak… Bunlar manşet olmuyor ama hayatı ayakta tutuyor.

İyi insanlar çoğu zaman fark edilmez. Çünkü onlar “ben buradayım” diye bağırmaz. Kendi reklamını yapmaz. Bir çıkar hesabı gütmez. Hatta bazen “enayi” yerine konur, saf sanılır, kullanılır. Ama yine de değişmez. Çünkü onun pusulası dışarıda değil, içindedir. Vicdanıdır yol göstereni.

Son yıllarda yaşadığımız büyük acılar bize bir şeyi çok net gösterdi. Afetlerde, krizlerde, zor zamanlarda devlet, kurumlar, sistemler konuşulur ama sahada ilk görünen çoğu zaman iyi insanlardır. Bir tas çorbayı paylaşan, tanımadığı birine battaniye uzatan, gecesini gündüzüne katıp yardım toplayan o sessiz kahramanlar… Ne kamera ararlar ne teşekkür. Onlar için “insanlık” hâlâ geçerli bir kavramdır.

İyi insan olmak kusursuz olmak değildir. Hata yapar, üzülür, bazen öfkelenir. Ama kalbi kararmamıştır. Kinle yaşamaz. Başkasının acısından beslenmez. Bir yanlış gördüğünde susmak yerine doğruyu savunur ama bunu yaparken bile kırmamaya çalışır. Bugün en çok ihtiyacımız olan da belki budur: Haklıyken de insan kalabilmek.

Toplum olarak en büyük yanılgımız, iyiliği zayıflık sanmamız. Oysa iyilik güç ister. Herkesin sertleştiği yerde yumuşak kalabilmek, herkesin sustuğu yerde doğruyu söyleyebilmek cesaret ister. Kolay olan kötülüğe kapılmaktır; zor olan insan kalmaktır.

Bir de görünmeyen iyi insanlar var. Makamı olmayan, yetkisi bulunmayan ama bulunduğu ortamı güzelleştiren insanlar… Bir okulda öğrencisini gerçekten anlayan öğretmen, bir hastanede hastasına şefkatle yaklaşan sağlıkçı, bir mahallede kimseyi ayırmadan selam veren esnaf… Küçük gibi görünen bu davranışlar bir toplumun ruhunu inşa eder.

Bugün çocuklarımıza ne bıraktığımızı da düşünmek zorundayız. Onlara sadece başarı hikâyeleri mi anlatıyoruz, yoksa iyi olmanın değerini de öğretiyor muyuz? Çünkü iyi insanlar yetişmezse, iyi sistemler de uzun süre ayakta kalamaz. Adalet, merhamet, empati; bunlar kitaplarda değil, örnek insanlarda öğrenilir.

Belki de hepimiz biraz durup şunu sormalıyız kendimize: “Ben hangi taraftayım?” Gürültünün, öfkenin, bencilliğin tarafında mı; yoksa sessizce iyilik yapmaya devam edenlerin mi? Herkes dünyayı değiştiremez ama herkes birinin dünyasını güzelleştirebilir.

İyi insanlar iyi ki var. Çünkü onlar sayesinde sabah uyanınca hâlâ umut edebiliyoruz. Çünkü onlar, karanlık çoğaldığında bir mum yakmayı unutmuyor. Çünkü onlar, bu memleketin ve bu dünyanın tamamen savrulmasına izin vermeyen görünmez direkler gibi ayakta duruyor.

Ve belki de en önemlisi şu: İyi insanlar var olduğu sürece, biz de daha iyi olma ihtimalimizi kaybetmiyoruz.