Toplumumuzun hafızasında yer etmiş, dilden dile aktarılan, kimi zaman öğüt, kimi zaman uyarı niteliği taşıyan atasözlerinden biri de “İyilikten maraz doğar”dır. İlk duyulduğunda bu söz, iyilik yapmanın karşılığında kötülükle karşılaşılabileceğini anlatır gibi görünür. Ancak derinlemesine düşünüldüğünde, bu atasözü yalnızca basit bir öğüt değil, insan ilişkilerindeki çelişkilerin, nankörlüğün ve beklentilerin yarattığı kırılganlıkların da özlü bir ifadesidir.
Her toplum, iyiliği yüceltir. Bizim kültürümüzde de “İyilik eden, iyilik bulur” düşüncesi nesilden nesile aktarılır. Ancak hayatın pratiğinde iş her zaman böyle işlemez. İyilik, çoğu kez beklenmedik biçimde yanlış anlaşılır. İyiliğin, karşı tarafta bir minnet duygusu yaratması gerekirken, bazen alışkanlık ya da sürekli bir talebe dönüşmesi, asıl sorunu doğurur.
Bir insan, kendisine yapılan yardımı olağan bir hak gibi görmeye başladığında, artık ortada gerçek bir “iyilik” kalmaz. Bu noktadan sonra yapılan yardım, karşılıklı güven ve saygı üretmez; aksine, iyiliği yapanı zor durumda bırakan bir yük haline gelir. Atasözünün işaret ettiği “maraz” da işte tam burada ortaya çıkar.
GÜNDELİK HAYATTAN ÖRNEKLER
Hayatımızdan örnek verelim: Bir arkadaşımıza sürekli destek oluruz, işini kolaylaştırır, maddi veya manevi yükünü paylaşırız. İlk zamanlarda bu iyilikler değer görür, teşekkürle karşılanır. Fakat zamanla, iyiliğin tekrarlanmasıyla birlikte minnettarlık yerini beklentiye bırakır. Ve bir gün, yardım edemediğimizde, karşımızdaki kişi kırılır, sitem eder, hatta düşmanlık besleyebilir. Oysa biz eksilmiş değiliz, yalnızca gücümüz yetmemiştir. Ama gözünde artık “haksız” konumuna düşeriz. İşte bu durum, atasözünün gerçek hayattaki en yalın örneğidir.
TOPLUMSAL VE KURUMSAL BOYUT
“İyilikten maraz doğar” sözü yalnızca bireysel ilişkiler için geçerli değildir. Toplumsal düzeyde de benzer bir gerçeklik söz konusudur. Devletin veya kurumların halka sunduğu kolaylıklar, zamanla haklı bir hizmet olmaktan çıkar, sürekli bir beklentiye dönüşür. İnsan psikolojisi gereği, bir kere verilen imkân, her daim verilmesi gereken bir hak gibi algılanır. Bu imkân azaldığında ya da geri çekildiğinde ise yönetenler suçlanır, güven ilişkisi zedelenir.
Mesela sosyal yardımlar, doğru kullanıldığında toplumun refahını yükseltir. Fakat ölçüsüz ve sürekli hale geldiğinde, çalışmayı teşvik etmek yerine tembelliğe yol açabilir. Böylece başlangıçta “iyilik” olan uygulama, toplumda “maraz” yaratır.
PSİKOLOJİK PERSPEKTİF
Psikoloji de bu durumu destekler. İnsan zihni, kendisine yapılan iyilikleri hızlıca unutur, kötülükleri ise daha uzun süre hafızasında tutar. “İyilik unutulur, kötülük hatırlanır” sözü boşuna söylenmemiştir. Dolayısıyla iyilik yapan, çoğu zaman emeğinin karşılığını görmez; hatta suçlu konumuna bile düşebilir. Bu durum, iyilik edenin yıpranmasına, iç dünyasında kırgınlık yaşamasına yol açar.
ÇÖZÜM: ÖLÇÜLÜ İYİLİK
O halde soru şudur: İyilik yapmaktan vaz mı geçelim? Elbette hayır. İyilik, insan olmanın özüdür. Ancak mesele, iyiliğin ölçüsünde gizlidir. İyilik, karşımızdakini tembelliğe, bağımlılığa ya da sürekli beklentiye sürüklememelidir. Aynı zamanda iyilik, gösteriş için yapılmamalıdır. Beklentiyle yapılan iyilik, karşılanmadığında hayal kırıklığına yol açar. Karşılıksız yapılan, vicdanla yoğrulmuş iyilik ise insana huzur verir.
ATASÖZÜNÜ YENİDEN YORUMLAMAK
“İyilikten maraz doğar” sözünü, iyiliği küçümsemek ya da tamamen reddetmek şeklinde okumak doğru değildir. Asıl öğüt, iyiliğin muhatabını, zamanını ve dozunu doğru seçmek gerektiğidir. Herkese, her koşulda yapılan yardım, bir süre sonra suistimal edilir. Bazen iyilik, karşımızdakini geliştirmek yerine zayıflatır, tembelliğe alıştırır. Bu durumda, iyilikten iyilik değil, maraz doğar.
SONUÇ
İyilik, insana değer katan en yüce erdemdir. Ama akıl ve ölçüyle birleşmediğinde, beklenmedik dertlerin de kaynağı olabilir. Atasözümüzün öğrettiği budur: İyilik yaparken bilinçli olmak. Çünkü akılsızca yapılan iyilik, kötülüğün kapısını aralayabilir.
Yunus Emre’nin veciz sözüyle bitirelim:
“İyilik et, denize at; balık bilmezse Hâlık bilir.” Ama unutmayalım, denize atarken elimizdeki taşı değil, ölçülü bir iyiliği atarsak; işte o zaman iyilik gerçekten iyilik olur, maraza dönüşmez.