İnsan hayatı boyunca pek çok şeyin peşinden koşar. Para kazanmak ister, makam hedefler, mal biriktirir, daha iyi bir yaşam kurmanın hayalini kurar. Çoğu zaman “Biraz daha olsun, sonra dinlenirim” diye düşünür. Ancak hayatın acı bir gerçeği vardır ki genellikle çok geç fark edilir: Sağlık yoksa, hiçbirinin anlamı kalmaz. Bu yüzden klişe gibi duyulsa da tartışmasız bir hakikat vardır; en büyük servet sağlıktır.
Sağlık, farkında olmadığımız bir zenginliktir. Nefes alırken, yürürken, sabah gözümüzü açtığımızda çoğu zaman bunun bir nimet olduğunu düşünmeyiz. Ta ki bir gün kaybedene kadar… O zaman anlarız ki banka hesapları, tapular, arabalar; bir hastane odasında, bir teşhis cümlesinin karşısında ne kadar da çaresizdir.
Modern hayat, insanı sağlığından yavaş yavaş uzaklaştıran bir düzen kurdu. Hızlı yaşam, düzensiz beslenme, hareketsizlik, stres, uykusuzluk… Hepsi “geçici” sanılır ama bedeli kalıcı olur. Çalışırken sağlığını kaybeden insan, kazandığı parayı sonra yeniden sağlığına kavuşmak için harcar. Çoğu zaman da bu mümkün olmaz. İşte bu yüzden sağlık, kazanılan değil; korunması gereken bir servettir.
Toplum olarak sağlık deyince çoğu zaman sadece hastaneleri, ilaçları, tedavileri konuşuruz. Oysa asıl mesele hastalanmamak, yani önleyici sağlık bilincidir. Sağlıklı beslenmek, düzenli hareket etmek, ruh sağlığını ihmal etmemek, strese teslim olmamak… Bunlar pahalı alışkanlıklar değil; aksine ihmal edildiğinde çok pahalıya mal olan sorumluluklardır.
Sağlık sadece bireysel bir mesele de değildir. Sağlıksız bireylerden oluşan bir toplum; üretken olamaz, huzurlu olamaz, güçlü olamaz. Ekonomik kalkınma, sosyal refah, hatta demokrasi bile sağlıklı bireylerle mümkündür. Çünkü sürekli yorgun, hasta, umutsuz ve stres altında yaşayan insanlar ne düşünebilir ne de sorgulayabilir. Sağlık, sessiz ama temel bir toplumsal güçtür.
Ruh sağlığı ise en az beden sağlığı kadar önemlidir. Günümüzde birçok insan görünürde sağlıklıdır ama içten içe tükenmiştir. Kaygı, depresyon, öfke ve yalnızlık; modern çağın görünmeyen salgınlarıdır. Ruhen yıpranmış bir insanın bedeni de uzun süre dayanamaz. Bu yüzden “iyiyim” demek yetmez; iyi hissetmek de gerekir.
Aile içinde, iş hayatında ve toplumda sağlığın değeri çoğu zaman kriz anlarında hatırlanır. Bir yakınımızı kaybettiğimizde, bir hastalıkla yüzleştiğimizde ya da bir kaza yaşandığında… O anlarda herkes aynı cümleyi kurar: “Gerisi boş, sağlık olsun yeter.” Ne yazık ki bu farkındalık kalıcı olmaz; hayat normale döndüğünde sağlık yine ikinci plana itilir.
Oysa sağlıklı olmak; sadece uzun yaşamak değil, nitelikli yaşamak demektir. Ağrısız, bağımsız, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmek; insan onurunun da bir parçasıdır. Sağlık, insanın özgürlüğüdür. Yürüyebilmektir, konuşabilmektir, üretebilmektir. Kaybedildiğinde, insan sadece bedeninden değil, hayatın içinden de eksilir.
Devletlerin, kurumların ve yerel yönetimlerin de sağlığı bir maliyet değil, yatırım olarak görmesi gerekir. Spor alanları, yeşil alanlar, temiz çevre, sağlıklı gıda politikaları; lüks değil zorunluluktur. Sağlık sadece hastane duvarları arasında korunmaz; sokakta, parkta, sofrada ve çalışma koşullarında başlar.
Sonuç olarak şunu açıkça söylemek gerekir:
En büyük servet ne para, ne makam, ne de şöhrettir.
En büyük servet; sabah ağrısız uyanabilmek, sevdiklerinle sağlıklı bir gün geçirebilmektir.
Sağlık varken değerini bilmek, yokluğunda pişman olmaktan çok daha akıllıcadır. Çünkü kaybedilen para kazanılabilir, kaçan fırsatlar geri gelebilir; ama kaybedilen sağlık çoğu zaman geri gelmez.
Bu yüzden kendimize, birbirimize ve topluma karşı en büyük sorumluluğumuz şudur: Sağlığımızı korumak.
Çünkü gerçekten de, en büyük servet sağlıktır.