Bazen insanın hayatı bir noktada durur. Ne ileri gidebilir ne de geri dönebilir. Dışarıdan bakıldığında tembellik sanılır, isteksizlik diye etiketlenir, hatta nankörlükle suçlanır. Oysa çoğu zaman ortada ne tembellik vardır ne de isteksizlik. Ortada sessiz, derin ve fark edilmesi zor bir durum vardır: öğrenilmiş çaresizlik.
Öğrenilmiş çaresizlik, ilk kez psikolog Martin Seligman tarafından tanımlanan bir kavram. En basit haliyle, kişinin defalarca kontrol edemediği olumsuz durumlara maruz kaldıktan sonra, artık değiştirebileceği koşullarda bile hiçbir şey yapmaması hâlidir. Yani insan, çaresizliği öğrenir. Ve öğrendiği şey, yalnızca başarısızlık değil; denememenin daha güvenli olduğudur.
Bugün bu kavramı yalnızca psikoloji kitaplarında değil, sokakta, okulda, evlerde, hatta aynaya baktığımızda görmemek mümkün mü?
Bir çocuğu düşünün. Ne yaparsa yapsın eleştirilen, çabası görülmeyen, başarıları küçümsenen… Bir süre sonra o çocuk çalışmayı bırakır. Çünkü öğrenmiştir: Çabalamak sonucu değiştirmiyor. Bir öğrenciyi düşünün. Defalarca “sen yapamazsın” denmiş, imkân verilmemiş, hataları yüzüne vurulmuş. Zamanla soru sormaz, el kaldırmaz, hayal kurmaz. Çünkü öğrenmiştir: Denemek hayal kırıklığı getiriyor.
Asıl tehlike de burada başlar. Öğrenilmiş çaresizlik bir duygu değil, bir bakış açısıdır. İnsan, dünyaya “nasıl olsa değişmez” penceresinden bakmaya başladığında, gerçek değişim ihtimali de görünmez olur. Kapı açıktır ama kişi artık kapıyı itmez.
Toplumsal olarak da bu ruh hâline yabancı değiliz. Uzun süre görmezden gelinen sorunlar, sürekli ertelenen adalet, değişmeyen düzen… İnsanlar bir noktadan sonra tepki vermeyi bırakır. “Ne yapsak boş” cümlesi, bireysel bir iç çekişten çıkıp toplumsal bir slogan hâline gelir. İşte bu, öğrenilmiş çaresizliğin en tehlikeli biçimidir. Çünkü yalnızca bireyi değil, bir toplumu da susturur.
Öğrenilmiş çaresizlik çoğu zaman yanlış anlaşılır. “Güçsüzlük” sanılır. Oysa bu durum, güçsüzlükten değil; uzun süre güçlü olmaya çalışmaktan sonra yorulmaktan doğar. İnsan her düştüğünde ayağa kalkmaya zorlanırsa, bir gün yerde kalmayı tercih eder. Çünkü yerde kalmak, en azından yeni bir hayal kırıklığı riskini ortadan kaldırır.
Burada sormamız gereken soru şudur: İnsanlar ne zaman vazgeçmeyi öğrendi? Ve belki daha önemlisi, kim öğretti?
Eğitim sistemleri başarıyı överken başarısızlığı cezalandırdığında, hata yapma hakkını elinden aldığında öğrenilmiş çaresizliğin tohumları atılır. Aileler “en iyisi ol” baskısını sevgiyle karıştırdığında, çocuk kendini yetersiz hissetmeye başlar. İş yerlerinde emek görünmez olduğunda, adalet yerini kayırmacılığa bıraktığında insanlar yalnızca işlerinden değil, kendilerinden de vazgeçer.
Bu noktada öğrenilmiş çaresizlik sessizce büyür. Kimse fark etmez, çünkü bağırmaz. İnsan ağlamaz bile. Sadece bekler. Hayat geçsin diye.
En acı tarafı ise şudur: Öğrenilmiş çaresizlik, insanın kendine olan inancını kemirir. “Ben yapamam” cümlesi, zamanla “kimse yapamaz”a dönüşür. Böylece umut, bireysel bir duygu olmaktan çıkar; gereksiz bir lüks gibi görülmeye başlanır. Oysa umut, insanın en temel yaşamsal reflekslerinden biridir.
Peki bu öğrenilmiş hâl, gerçekten değiştirilemez mi?
Hayır. Öğrenilmiş olan her şey gibi, bu da öğrenilmemiş hâle getirilebilir. Ama kolay değildir. Çünkü insanın önce şunu fark etmesi gerekir: “Ben gerçekten güçsüz müyüm, yoksa güçsüz olduğuma mı inandırıldım?” Bu farkındalık, küçük ama çok kritik bir adımdır.
Bazen tek bir olumlu deneyim, yıllarca süren çaresizlik algısını sarsabilir. Küçük bir başarı, samimi bir destek, gerçekten duyulmak… İnsan, kontrolün tamamen kaybolmadığını gördüğü anda yeniden denemeyi öğrenir. Bu yüzden birine inanmak, sandığımızdan çok daha büyük bir sorumluluktur.
Öğrenilmiş çaresizlikle mücadele bireysel olduğu kadar kolektif bir görevdir. İnsanlara sürekli neyi yapamadıklarını değil, neyi yapabileceklerini göstermek gerekir. Hata yapmanın insan olmanın bir parçası olduğunu hatırlatmak gerekir. En önemlisi de “değişmez” dediğimiz şeyleri yeniden sorgulamak gerekir.
Belki de en devrimci hareket, yeniden denemektir.
Bugün susan, vazgeçen, geri çekilen herkese şunu söylemek gerekiyor: Çaresizlik doğuştan gelmez. Öğretilir. Ve öğretilen her şey gibi, başka bir şeyle yer değiştirilebilir. Umutla. Cesaretle. Dayanışmayla.
Çünkü insan, ne kadar unutturulmaya çalışılsa da, vazgeçmek için değil; anlam aramak ve değiştirmek için vardır.
Ve bazen en büyük değişim, “artık denemeyeceğim” dediğimiz yerde başlar.