Bugün içimde bir şey uzun zamandır olmadığı kadar ağırlaştı. Belki bir maç bileti, belki küçük bir davet gibi görünen bir olay… Ama benim için sadece “bugünün konusu” değil, 48 yıllık bir mesleğin içinde biriken duyguların dışa vurumuydu.
Malatya’da geçen neredeyse yarım asırlık bir meslek hayatı… Gazetecilik benim için hiçbir zaman sadece bir iş olmadı. Bir meslekten öte, hayatın kendisi oldu. Sahaya çıkmak, yağmurda, soğukta, sıcak altında maç takip etmek, haber kovalamak, genç gazeteciler yetiştirmek… Bunların hepsi benim hikâyemin parçalarıydı.
TRT’den yerel televizyonlara, ulusal gazetelerden radyolara kadar uzanan bu yolculukta sayısız an biriktirdim. Maç anlattım, haber yazdım, canlı yayın yaptım, arşiv oluşturdum. Bugün geriye dönüp baktığımda, aslında bir meslekten çok bir ömrü konuşuyoruz.
Ama gelin görün ki bugün geldiğimiz noktada en çok konuştuğum şey, bir koltuk: basın tribünü.
Bugün iyi niyetli bir dostum beni aradı. “Elimde fazla bilet var, istersen gel maçı izle” dedi. O an durdum. Düşündüm. Sonra teşekkür ettim.
Ama kabul etmedim.
Çünkü mesele bir maç izlemek değil. Ben seyirci değilim. Ben gazeteciyim. Yıllarımı verdiğim mesleğin içinde, tribünün seyirci kısmında değil, basın kısmında yer aldım, almam gerekiyordu.
İçimi acıtan şey tam da bu noktada başlıyor.
Emekli olmuş olabilirim. Ama gazetecilikten emekli olunmaz. Yazmaya, yorum yapmaya, konuşmaya devam eden biriyim. Buna rağmen yıllardır basın tribününe alınmamak, “sigorta yok” gerekçesiyle dışarıda bırakılmak… Bunlar insanın içine dokunan şeyler.
İnsan şunu sormadan edemiyor: 48 yılın karşılığı bu mu?
Elbette kurallar vardır. Elbette sistemler vardır. Ama bazı meslekler vardır ki, orada sadece kâğıt üzerindeki kriterlerle değil, emekle, hafızayla, birikimle değerlendirme yapılır. Gazetecilik de bunlardan biridir.
Şunu da açıkça söyleyeyim: Kimseyi hedef almıyorum. İsim vermiyorum. Kırgınlık üretmek istemiyorum. Çünkü o tribünde oturanların birçoğu benim yetiştirdiğim, birlikte çalıştığım insanlar.
Ama yine de bir gerçek var: Adalet duygusu.
Eğer gerçekten kriterler eşit uygulanırsa, birçok şeyin yeniden düşünülmesi gerekir. Çünkü mesele sadece benim şahsi durumum değil, bir meslek kültürünün nasıl uygulandığıdır.
Bugün bana iyi niyetle bilet uzatan dostuma da ayrıca teşekkür ederim. Kötü bir niyet yoktu, aksine hatırlanmak güzeldi. Ama ben o koltuğa oturursam, kendi içimde yılların emeğine haksızlık etmiş olurum.
Benim yerim orası değil.
Benim yerim, yıllarca ter döktüğüm, not aldığım, kamera tuttuğum, mikrofon uzattığım yerdir.
Belki artık eskisi kadar kolay değil bazı şeyler. Belki sistemler değişti, kurallar değişti. Ama değişmeyen bir şey var: Emek.
Ve o emek, bazen en çok görmezden gelindiğinde konuşur.
Bugün bu yazıyı yazma sebebim de tam olarak bu. Ne bir hesaplaşma ne bir kırgınlık listesi… Sadece bir mesleğin içinde geçen uzun bir yolculuğun sessiz bir cümlesi.
Hayat gerçekten çok kısa.
Kırmadan, dökmeden yaşamak gerekiyor.
Çünkü sonunda geriye ne makam kalıyor ne koltuk… sadece insanın kendisiyle baş başa kaldığı o sessizlik.
Ve o sessizlikte en çok vicdan konuşuyor.