Vefa, kelime olarak kısa ama anlam olarak insanın omuzlarına yük bindiren bir duygudur. Hatırlamayı gerektirir; emeği, iyiliği, fedakârlığı, zor günleri… O yüzden de pahalıdır. Çünkü insan, hatırladıkça sorumluluk hisseder. Unutmak ise her zaman daha konforludur. Günümüzde vefanın bu kadar az anılmasının, hatta neredeyse nostaljik bir kavram gibi görülmesinin sebebi de tam olarak budur.
Vefa, yalnızca bir teşekkür cümlesi değildir. Bir fotoğraf karesinde gülümseyip sonra arkanı dönmek hiç değildir. Vefa; işi bittiğinde kapıyı kapatmamak, yol açanları yolda bırakmamaktır. İnsanın yükselirken bastığı basamakları kırmamasıdır. Ne yazık ki modern zamanlarda başarı hızlandıkça, vefa yavaşladı. İnsanlar hedeflerine koşarken, arkalarında kalanları birer detay gibi görmeye başladı.
Toplum olarak en büyük yanılgımız, vefayı yalnızca duygusal bir mesele sanmamızdır. Oysa vefa aynı zamanda ahlaki bir duruştur. Kimin yanında durduğunu, kime sırtını döndüğünü gösterir. Zor zamanda yanında olanı, rahat zamanda tanımamak; vefasızlığın en yalın hâlidir. Üstelik bu sadece bireysel ilişkilerde değil, şehirlerde, kurumlarda, hatta hafızamızda bile böyledir.
Bir şehri düşünün… Onu büyüten ustaları, öğretmenleri, gazetecileri, işçileri, esnafı… Yıllarca emek vermiş insanlar vardır. Ama zaman geçtikçe isimler silinir, hatıralar tozlanır. Yerlerine yeni tabelalar, yeni yüzler gelir. İşte tam bu noktada vefa devreye girmelidir. Çünkü vefa, geçmişte kalanı değil, bugünü ayakta tutanı korur. Hafızasını kaybeden bir şehir nasıl kimliğini kaybediyorsa, vefasını kaybeden bir toplum da karakterini yitirir.
Vefa biraz da cesaret işidir. Herkesin alkışladığını alkışlamak kolaydır; zor olan, alkış bitince de aynı yerde durabilmektir. Menfaatin yön değiştirdiği yerde duruşunu değiştirmemektir. Bugün pek çok insan, “şartlar öyle gerektirdi” cümlesinin arkasına saklanarak vefasızlığını meşrulaştırmaya çalışıyor. Oysa şartlar değiştiğinde ilk kaybolan şey vefaysa, orada zaten sağlam bir bağ hiç olmamış demektir.
En acı olan ise vefanın genellikle yokluğunda anlaşılmasıdır. İnsanlar hayattayken kıymeti bilinmeyenler, gittikten sonra methiyelerle anılır. Birkaç cümlelik paylaşımla vicdan rahatlatılır. Oysa vefa, zamanında gösterilendir. Sağken uzatılan eldir, ayaktayken söylenen güzel sözdür. Geç kalmış vefa, çoğu zaman sadece bir pişmanlıktır.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Biz vefayı mı kaybettik, yoksa vefa bize fazla mı geldi? Çünkü vefa fedakârlık ister sabır ister bazen susmayı, bazen de bedel ödemeyi gerektirir. Herkesin kolayca taşıyabileceği bir yük değildir. Ama şunu unutmamak gerekir: Vefasızlığın kısa vadede kazandırdığı her şey, uzun vadede insanın elinden çok daha fazlasını alır.
Bugün hâlâ bu topraklarda vefayı ayakta tutan insanlar var. Sessizce, gösterişsizce… Ne manşet olurlar ne de alkış beklerler. Onlar sayesinde bu kavram tamamen yok olmuyor. Belki de umudumuz tam olarak burada saklıdır. Çünkü bir toplum, vefayı tamamen kaybettiği gün, sadece geçmişini değil, geleceğini de kaybeder.
Vefa; hatırlamakla başlar, unutmamakla devam eder ve insan kalabilmekle tamamlanır. Ve hâlâ en çok da buna ihtiyacımız var.