“Ders almak” atasözünün anlamı aslında çok nettir: İnsan başına gelen olaylardan ibret alır, aynı hatayı tekrar etmez. Bu söz yıllardır dilimizde ama ne yazık ki hayatımızda karşılığı pek yok. Çünkü yaşadıklarımızdan ders çıkarmak yerine unutmayı tercih ediyoruz. Unutmak kolay geliyor, yüzleşmek zor geliyor.
Bunun en acı örneklerini ise son yıllarda defalarca yaşadık.
2020 yılında meydana gelen Elazığ depremi aslında büyük bir uyarıydı. Yıkılan binalar, kaybedilen canlar, ortaya çıkan ihmaller… Hepsi bize bir şey söylüyordu: “Hazır değilsiniz.” Ama biz ne yaptık? Kısa süre konuştuk, tartıştık, birkaç gün gündemde tuttuk ve sonra hayatımıza devam ettik. Denetimsizlik devam etti, hatalar devam etti, ihmaller devam etti.
Sonrası mı?
6 Şubat 2023…
Tarihin en büyük felaketlerinden biri. Resmî rakamlara göre 55 bine yakın insan hayatını kaybetti. Milyonlarca insan evsiz kaldı. 11 il yerle bir oldu. Sadece binalar yıkılmadı; hayatlar, hayaller, şehirler yıkıldı.
Peki biz gerçekten ders aldık mı?
ACIDAN BİLE RANT ÇIKARMAYI BAŞARAN BİR DÜZEN
Depremden sonra ortaya çıkan tablo, aslında toplum olarak en büyük sınavımızdı. Bir tarafta enkaz altından insan kurtarmaya çalışanlar, diğer tarafta insanların acısından fırsat çıkarmaya çalışanlar…
Kiraların fahiş şekilde artırılması…
Gıda fiyatlarının vicdansızca yükseltilmesi…
Temel ihtiyaçların bile fırsata çevrilmesi…
Bunlar sadece ekonomik mesele değil, ahlaki bir çöküştür.
Bir toplum felaket yaşadıktan sonra kenetleniyorsa umut vardır. Ama bir toplum felaket yaşadıktan sonra bile birbirini sömürüyorsa orada ciddi bir sorun vardır.
Daha da acısı, bazı siyasetçilerin insanların acıları üzerinden siyasi hesap yapmasıdır. Oysa deprem siyaset üstü bir konudur. Acı üzerinden oy hesabı yapılmaz. Yapılmamalıdır.
VİCDAN KAYBOLURSA HER ŞEY KAYBOLUR
Toplumları ayakta tutan sadece ekonomi değildir. Sadece teknoloji değildir. Sadece siyaset değildir. Toplumları ayakta tutan en büyük güç vicdandır.
Vicdan kaybolduğunda geriye sadece çıkar kalır.
Bugün yaşadığımız sorunların önemli bir kısmı da buradan kaynaklanıyor. İnsanlar artık birbirine güvenmiyor. Çünkü herkes birbirinden şüphe ediyor. Çünkü dürüstlük azaldıkça güvensizlik artıyor.
Vicdansızlık sadece deprem fırsatçılığı değildir. Günlük hayatın her alanına yayılmış durumda.
Hırsızlık artıyor…
Dolandırıcılık artıyor…
Sahtekârlık artıyor…
Kumar ve bahis bağımlılığı yayılıyor…
İnsanlar kolay yoldan kazanma hayaline sürükleniyor. Emek yerine şans peşinde koşan bir anlayış büyüyor. Bu sadece ekonomik bir sorun değil, sosyal bir alarmdır.
FUTBOLDAN BİLE DERS ALAMIYORUZ
Toplum olarak ders çıkarmadığımız alanlardan biri de spor. Futbol şehirleri birleştiren bir güç olmalıdır. Ama bizde çoğu zaman ayrıştıran bir tartışma alanına dönüşüyor.
Kulüplerin yaşadığı ekonomik krizler, yönetim hataları, plansızlıklar yıllardır ortada. Ama aynı hatalar tekrar tekrar yapılıyor. Borçlar büyüyor, sistemler çöküyor, sonra yeniden başa dönülüyor.
Aslında mesele futbol değil. Futbol sadece bir yansıma. Yönetim anlayışımızın, planlama kültürümüzün ve kurumsallık eksikliğimizin aynası.
TOPLUMSAL ÇÜRÜME SESSİZ BAŞLAR
Toplumlar bir anda çökmez. Çürüme yavaş yavaş başlar.
Önce küçük ahlaki tavizler verilir.
Sonra normalleşir.
Sonra alışılır.
Sonra sistem haline gelir.
Bugün insanların en çok sorduğu sorulardan biri şu:
“Kimin eli kimin cebinde?”
Bu soru bile aslında güven krizinin ne kadar büyüdüğünü gösteriyor. İnsanlar artık sistemlere güvenmiyor. Kurumlara güvenmiyor. Birbirine güvenmiyor.
Güven kaybolduğunda ise toplum çözülmeye başlar.
EVET ÇÖZÜM VAR AMA KOLAY DEĞİL
Çözüm denetimden geçer.
Çözüm adaletten geçer.
Çözüm eğitimden geçer.
Çözüm ahlaktan geçer.
En önemlisi de bireysel sorumluluktan geçer.
Herkes önce kendine şu soruyu sormalı:
“Ben doğru muyum?”
Toplum dediğimiz şey milyonlarca bireyin toplamıdır. Birey düzelmeden toplum düzelmez.