Su akar, yolunu bulur… Yüzyıllardır bilinen, doğanın en basit ama en güçlü yasasıdır bu. Ne var ki biz, bu gerçeğin karşısında hâlâ gözlerimizi kapatmayı marifet sanıyoruz. Gelişi güzel dere yataklarına verilen inşaat izinleri, şehir planlamasının siyasete ve kişisel çıkarlara kurban edilmesi, yağmurun yağdığı her gün yaşadığımız taşkınlar, kayıplar, yıkımlar… Bugün yaşadıklarımız tesadüf değil; ihmalin, umursamazlığın ve plansızlığın doğal sonucudur.

Suyun şakası olmaz. Önüne ne gelirse alır, götürür. Doğal bir hatırlatma gibidir:

“Bana saygı duymazsan, seni sınarım.”

Biz ise sınanmaktan şikâyet ediyoruz ama sınav kâğıdını yazan hep biziz.

Planlama yok, denetim yok, sistem yok. Sonra da dönüp “Bu felaket neden oldu?” diye soruyoruz. Bu soruyu çok geç kaldığımız için soruyoruz.

6 Şubat depremi hepimize ağır bir bedel ödetti. Yıkılan binaların altında hayatlarımız, anılarımız, umutlarımız kaldı. Ama asıl acı olan şu ki, o yapıları yapanların, o izinleri verenlerin büyük kısmı hâlâ ortada yok. O binalar yıkılırken sorumluluk makamında olan kim varsa, kimler imza attıysa, kimler göz yumduysa, bugün hesap vermelidir.

Yoksa hiçbir felaket gerçek anlamda “ders” olmaz.

Bugün Malatya’da binalar hızla yükseliyor. Yerinde dönüşüm kapsamında binin üzerinde proje var. Ancak masada kocaman bir soru duruyor:

Bu yapıların denetimi ne kadar sağlıklı?

İşin daha vahim tarafı ise şu: Birçok müteahhit, ilkokul mezunu. İnşaat mühendisi değil, teknik altyapısı yok, proje okuma bilgisi sınırlı. Yanlarında çalışan gençlerin tecrübesi sorgulanabilir, eğitimleri eksik. Peki bu tabloyla nasıl güvenli şehirler kuracağız?

Sahnede büyük bir iddia var: “Yerinde dönüşümle güvenli yapı stokuna geçiyoruz.”

Peki perde arkasında ne var?

Denetim var mı?

Yok mu?

Bu soruları sormak bile bazılarının hoşuna gitmiyor.

Ama biz susarsak, beton konuşur.

Ve unutmayın: Betonun konuştuğu gün, genelde artık çok geç olur.

Depremler devam ediyor. Yer kabuğu bize sürekli bir mesaj veriyor:

“Hazır olun.”

Ama biz hâlâ “Bir şey olmaz” kolaycılığındayız.

Oysa büyüklerimizin bir sözü vardır:

“Ayıklayın pirincin taşını; sel gelirse ne pirinç kalır ne taş.”

Bugün ayıklamadığımız taşlar, yarının yıkımına dönüşür. Bugün görmezden geldiğimiz çarpıklıklar, yarın bizi enkazın altında yüzleştirir. Bu yüzden kimse çıkıp da felaketlerden sonra mangalda kül bırakmasın. Önemli olan enkazdan sonra ahkâm kesmek değil; enkazdan önce sorumluluk almaktır.

Bunca yaşananlara rağmen hâlâ önüne bakamayan, hâlâ fırsat kollayan, hâlâ kalitesiz iş yapıp vatandaşı kaderine terk edenler varsa… Onlara tek bir sözüm var:

Halkın karşısına çıkmayın.

Çünkü günü geldiğinde, hesap vermek zorunda kalırsınız.

O gün geldiğinde ne mazeretleriniz ne de saklandığınız koltuklar sizi kurtarır.

Sonuç olarak…

Yerinde dönüşüm doğru yapıldığında hayat kurtarır; yanlış yapıldığında yeni felaketlere kapı aralar.

Bugün doğruyu yapmazsak, yarın konuşacak sözümüz kalmaz.

Bizim artık “yapılması gerekeni” konuşma lüksümüz yok;

Yapma zorunluluğumuz var.

Doğa affetmez.

Deprem affetmez.

Tarih affetmez.

Ama en önemlisi:

Halk affetmez.