Bir şehrin kimliğini yalnızca caddeleri, meydanları, binaları ve tabelaları oluşturmaz. Bir şehri şehir yapan; sabah kapısının önünü süpüren teyzesidir, bakkalın veresiye defteridir, mahallede top oynayan çocukların sesidir, akşamüstü kapı önüne atılan sandalyelerdir.

Ve belki de en önemlisi…Komşusunun derdini kendi derdi bilen insanlarıdır. Malatya denildiğinde aklımıza kayısı, Battalgazi, Kernek, Sıtmapınarı, Bakırcılar, çarşı, eski evler gelir. Ama Malatya’nın asıl hafızası mahallelerindedir. Çünkü Malatya’nın mahalleleri yalnızca insanların yaşadığı yerler değildi. Mahalle, bir hayat biçimiydi.

Eskiden bir evde yemek pişiyorsa kokusu bütün sokağa yayılırdı. Bir komşunun tenceresi kaynamıyorsa diğer komşunun tenceresi iki kişilik değil, üç kişilik kaynardı.

Bir evde hastalık varsa mahalle bilirdi.Bir evde düğün varsa mahalle yine bilirdi. Bir çocuk doğduğunda sevinen sadece anne ve baba olmaz, bütün sokak sevinirdi. İşte buna mahalle kültürü denirdi. Bugün dönüp baktığımızda, bu kültürün ne kadar değerli olduğunu belki de daha iyi anlıyoruz.

Çünkü teknoloji ilerledi, binalar yükseldi, siteler çoğaldı, apartmanların katları arttı.Ama insanlar birbirinden uzaklaştı. Aynı binada yaşayan insanların birbirinin adını bilmediği bir döneme geldik. Eskiden mahallede herkes birbirini tanırdı. Şimdi aynı asansöre binen iki insan bazen birbirine selam vermeden katına çıkıyor.

MAHALLEDE BİR ÇOCUK BÜYÜTÜLÜRDÜ

Malatya’nın eski mahallelerinde çocuk olmak başkaydı. Çocuk, sadece ailesinin çocuğu değildi. Mahallenin çocuğuydu. Akşam ezanına kadar sokakta oynayan çocukların başında mahalledeki büyükler vardı. Bir çocuk yaramazlık yaptığında annesine ulaşmak için telefon gerekmiyordu.

“Senin anneni biliyorum, söyleyeceğim! Bu cümle çoğu zaman yeterliydi. Çünkü mahallede herkes birbirini tanırdı. Bir çocuğun okuldan gelip gelmediğini, kiminle oynadığını, nerede düştüğünü, bisikletten nasıl indiğini bile mahalle bilirdi. Bugün ise çocuklarımızı sokakta görmekte zorlanıyoruz. Güvenlik kaygıları, trafik, apartman hayatı, teknolojik cihazlar ve değişen yaşam biçimi çocukların dünyasını da değiştirdi.

Eskiden çocukların oyun alanı sokaktı. Şimdi ekran. Eskiden arkadaşlık kapı önünde kurulurdu.Şimdi mesajlaşma uygulamalarında. Eskiden “Hadi dışarı çıkalım” denirdi. Şimdi “Çevrim içi misin?” diye soruluyor. Bu değişimin elbette hayatın doğal sonucu olan tarafları var. Ama kaybettiğimiz bir şey de var: Mahalle ruhu.

KAPILARIN ÖNÜNDEKİ SANDALYELER

Malatya’nın mahalle kültürünü anlatırken kapı önlerini unutmamak gerekir. Yaz akşamlarında evlerin önüne çıkarılan sandalyeler… Bir yanda çay… Bir yanda sohbet… Çocuklar sokakta oynarken büyükler hayatı konuşurdu.

 

Kimin oğlu askerden gelmiş? Kimin kızı evlenmiş? Kim hastalanmış? Kim iş arıyor? Kim ev yaptırıyor? Kim kayısı bahçesinden iyi ürün almış? Bütün meseleler mahallenin ortak gündemiydi. Bugün ise insanlar çoğu zaman kendi evlerinin içinde, kendi dünyalarında yaşıyor. Kapının önünde sandalye yok.

Ama telefonların ekranında saatlerce süren sohbetler var. Ne garip değil mi? İletişim imkânlarımız arttıkça birbirimizle gerçek anlamda konuşmayı azalttık.

BİR TABAK YEMEK, BİR TAS ÇORBA

Mahalle kültürünün en güzel taraflarından biri de paylaşmaktı. Bir komşu yemek yaptığında diğer komşuya mutlaka bir tabak gönderilirdi. Bugün ne pişirdin?” sorusu sadece meraktan sorulmazdı. Bazen cevap belliydi: “Çorba yaptım, sana da gönderdim. Ramazan ayında bu paylaşma duygusu daha da güçlenirdi. Bir evin iftar sofrası başka bir evin sofrasına uzanırdı. Maddi durumu iyi olanla olmayan arasında görünmez bir dayanışma ağı vardı. Kimsenin kimseyi incitmeden yardım etmesi… İhtiyacı olanın ihtiyacını söylemesine gerek kalmadan anlaşılması… İşte mahalle kültürünün en kıymetli tarafı buydu.

Bugün yardım kuruluşları, sosyal medya kampanyaları, çeşitli projeler var. Hepsi değerli. Âmâ bazen en güzel yardım, yanı başımızdaki insanın kapısını çalıp: “Bir ihtiyacın var mı? ”diyebilmektir.

6 ŞUBAT DEPREMLERİ MAHALLELERİ DE DEĞİŞTİRDİ

Malatya’nın mahalle kültürünü konuşurken 6 Şubat depremlerini görmezden gelmek mümkün değil. Deprem yalnızca binaları yıkmadı. Sokakları, komşulukları, hatıraları ve şehir hafızasını da sarstı. Birçok mahalle yerinden değişti. Bazı sokaklar ortadan kalktı. Bazı evlerin yerinde yeni yapılar yükseldi. Bazı komşular başka bölgelere taşındı. Yıllarca yan yana yaşayan insanlar farklı semtlerde yaşamaya başladı. Mahalle kültürünün en büyük gücü olan “yakınlık” da böylece yara aldı. Çünkü mahalle sadece binalardan oluşmaz. Mahalle, insanlardan oluşur.

Yan yana duran iki apartman, içinde komşuluk yoksa yalnızca iki binadır. Âmâ bir sokakta insanlar birbirine sahip çıkıyorsa orası gerçek anlamda mahalledir. Deprem sonrası Malatya’da yeni konut alanları oluşuyor. Rezerv alanlarda yeni binalar yükseliyor. Yeni caddeler, yeni meydanlar, yeni iş yerleri yapılıyor. Bunların hepsi gerekli. Ancak yeni şehir kurulurken bir şeyi de unutmamak gerekiyor: Yeni binaların içine eski komşuluk ruhunu da yerleştirmek.

YENİ MAHALLELER, ESKİ RUH

Bugün Malatya’da yeni yerleşim alanlarına baktığımızda modern binalar görüyoruz. Âmâ modern bir mahalle sadece binalarla kurulamaz. Çocukların oynayacağı güvenli alanlar olmalı. Yaşlıların oturup sohbet edeceği banklar olmalı. Komşuların karşılaşacağı sosyal alanlar olmalı. Mahalle bakkalı, küçük esnaf, pazar alanı, park ve yeşil alanlar olmalı. İnsanların birbirini görebileceği, karşılaşabileceği alanlar oluşturulmalı. Çünkü şehir planlaması yalnızca asfalt ve beton meselesi değildir. Şehir planlaması aynı zamanda insan ilişkilerini planlamaktır. Bir park yaparsınız. Çocuk oynar. Anne-baba sohbet eder. Yaşlılar oturur. Komşular karşılaşır. İnsanlar birbirini tanımaya başlar. Böylece mahalle yeniden oluşurdu.