Bir ülkenin en değerli kaynağı yer altındaki madenleri, üstündeki toprakları ya da inşa ettiği binalar değildir. Asıl sermaye: Düşünen, üreten, sorgulayan, hayal kuran insanlardır. Ancak bugün Türkiye gibi pek çok ülkede bu sermaye sessiz sedasız bavullara sığdırılıyor ve gümrük kapılarından tek yönlü biletlerle uğurlanıyor. Adına da alışıldık bir ifadeyle ‘beyin göçü’ deniyor.

Beyin göçü, yalnızca nitelikli insanların başka ülkelere gitmesi değildir. Aynı zamanda bir ülkenin geleceğe dair umutlarının, iddialarının ve potansiyelinin eksilmesidir. Genç bir doktorun, yıllarca emek vererek yetişmiş bir mühendisin ya da bilim insanının başka bir ülkede hayat kurma kararı çoğu zaman bireysel bir tercihten çok, sistemli bir tıkanmışlığın sonucudur.

BU, ÇOĞU ZAMAN BİR KAÇIŞTAN ÇOK BİR MECBURİYETTİR

Bugün beyin göçü eden gençlere sorulduğunda, neredeyse hepsi benzer gerekçeler sıralıyor, liyakatin yeterince önemsenmemesi, özgür düşünce ortamının daralması, bilimsel üretimin desteklenmemesi, ekonomik belirsizlikler ve gelecek kaygısı… Kimse doğduğu toprakları terk etmeyi kolayca seçmez, bu, çoğu zaman bir kaçıştan çok bir mecburiyettir.

İşin acı tarafı şu: Bu insanlar, ülkenin en parlak dönemlerinde değil, en çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda gidiyor. Eğitimlerine devlet okullarında başlamış, burslarla desteklenmiş, kamu kaynaklarıyla yetişmiş bireyler; ürettikleri değeri başka ülkelerin ekonomilerine, üniversitelerine ve şirketlerine sunuyor. Giden yalnızca birey değil; onunla birlikte bilgi, deneyim ve gelecek ihtimali de gidiyor.

BEYİN GÖÇÜ TOPLUMSAL PSİKOLOJİ ÜZERİNDE DE DERİN ETKİLER BIRAKIR

Öte yandan beyin göçü sadece rakamlarla ölçülebilecek bir kayıp değildir. Toplumsal psikoloji üzerinde de derin etkiler bırakır. Gençler arasında ‘burada bir şey olmaz’ düşüncesi yaygınlaştıkça, kalmak bir direniş değil, bir saflık gibi görülmeye başlanır. Bu da kalanların motivasyonunu aşındırır, üretme hevesini de törpüler.

Elbette beyin göçünü tamamen kötü ya da mutlak bir felaket olarak görmek de eksik bir bakış açısı olur. Dünya artık küresel bir köy ve insanların farklı ülkelerde deneyim kazanması, bilgi birikimini artırması son derece değerli. Sorun, bu gidişlerin tek yönlü ve geri dönüşsüz hale gelmesidir. Asıl mesele gitmek değil, geri dönecek bir ülkenin var olup olmamasıdır.

İNSANLAR YALNIZCA İYİ YAŞAMAK DEĞİL, ANLAMLI YAŞAMAK İSTER

Bir ülke, insanına kendini güvende hissettirmiyorsa; emeğinin karşılığını alabileceğine, adil bir sistem içinde yükselebileceğine inandıramıyorsa, en parlak beyinleri bile tutamaz. Yüksek maaşlar tek başına çözüm değildir. İnsanlar yalnızca iyi yaşamak değil, anlamlı yaşamak ister. Ürettiğinin karşılık bulduğu, sözünün değerli olduğu, geleceğini planlayabildiği bir düzen arar.

BEYİN GÖÇÜNÜ DURDURMANIN YOLLARI

Beyin göçünü durdurmanın yolu, yasaklar koymak ya da duygusal çağrılar yapmak değildir. ‘Gitmeyin’ demekle kimse kalmaz. Kalınacak bir ortam yaratmak gerekir. Bilimin özgür olduğu, eleştirinin cezalandırılmadığı, liyakatin gerçekten esas alındığı bir düzen en güçlü geri dönüş çağrısıdır.

Sonuçta beyin göçü, bir ülkenin aynaya bakması için acı ama dürüst bir fırsattır. Gidenlere kızmak yerine, neden gittiklerini samimiyetle sorgulamak gerekir.  Unutmayalım beyinler göç ediyorsa, orada sadece insanlar değil, yarınlar da sessizce el değiştiriyordur.