İnsan, sahip olduğu değerlerle insandır. Ahlakıyla, vicdanıyla, merhametiyle ve en önemlisi de utanma duygusuyla ayakta durur. Çünkü utanma, insanı kötülükten alıkoyan en güçlü duygulardan biridir. Ne zaman ki bir insan utanma duygusunu kaybeder, işte o zaman yaptığı yanlışları sorgulamamaya başlar. Hatalarını hata olarak görmez, yalanlarını sıradanlaştırır, haksızlığı kendince haklı göstermeye çalışır. İhaneti, iftirayı, hırsızlığı ve kötülüğü normalleştiren bir anlayış, zamanla sadece kendisini değil, içinde bulunduğu toplumu da çürütmeye başlar. Atalarımız, "Yüz insanın aynasıdır." derken boşuna söylememiştir. İnsan ne kadar rol yaparsa yapsın, ne kadar farklı görünmeye çalışırsa çalışsın, yüzündeki ifade çoğu zaman iç dünyasını ele verir. Vicdanı rahat olanın bakışıyla, hesap vermekten kaçan bir insanın bakışı aynı değildir. İnsan bazen aynaya bakınca sadece dış görünüşünü değil, karakterini de görmelidir. Kendine şu soruyu sorabilmelidir: "Gerçekten gördüğüm kişi ben miyim?" Aynada görünen sadece beden değildir; geçmişte yapılan tercihler, verilen sözler, tutulan ya da tutulmayan ilkeler de o yansımanın bir parçasıdır. İnsanın iki yüzü vardır derler. Biri vefaya, diğeri ihanete bakar. Hangisinin öne çıkacağı ise kişinin vicdanına ve karakterine bağlıdır. Vefa, zor zamanlarda yanında durabilmektir. İhanet ise çıkar uğruna değerlerini satabilmektir. Bugün ne yazık ki birçok insan, kısa vadeli kazançlar uğruna uzun yılların güvenini ve dostluğunu hiçe sayabiliyor. Oysa kaybedilen güven, kazanılan paradan çok daha değerlidir. Çünkü para yeniden kazanılabilir; fakat kırılan güveni onarmak çoğu zaman mümkün olmaz. Nefis ise insana sürekli kolay olanı fısıldar. Gerçeği değil, işine geleni görmek ister. Yanlışı doğru gibi göstermeye çalışır. İnsan, nefsinin peşinden gittiğinde vicdanının sesini duymakta zorlanır. Böylece kendi hatalarını görmez, başkalarının yanlışlarını büyütür. Kendisini eleştirenleri düşman, çıkar sağlayanları ise dost olarak görmeye başlar. Bu da insanın doğruyu yanlıştan ayıramadığı tehlikeli bir sürecin başlangıcıdır. Toplumda sıkça kullanılan "Parayı veren düdüğü çalar." sözü aslında acı bir gerçeği anlatmaktadır. Günümüzde para ile menfaat arasındaki ilişki çoğu zaman aynı doğrultuda ilerlemektedir. Maddi gücü elinde bulunduran bazı kişiler, çıkar beklentisi içinde olan insanları kolaylıkla etkileyebilmekte, onların desteğini satın alabilmektedir. İlkeler, doğrular ve vicdani değerler geri planda kalırken, maddi kazanç ön plana çıkmaktadır. Böyle bir düzende insanlar haklı olanın değil, güçlü olanın yanında yer almayı tercih edebilmektedir. Bu durum yalnızca bireysel ilişkilerde değil, ticari hayatta da kendisini göstermektedir. Maddi gücü olan kişilere kapılar daha kolay açılmakta, ayrıcalıklar sunulmakta ve birçok fırsat öncelikle onlara verilmektedir. Çünkü bazı insanlar için önemli olan dürüstlük ya da emek değil, karşı taraftan elde edilecek menfaattir. Böyle olunca güven duygusu zedelenmekte, adalet anlayışı yara almakta ve toplumda "güçlü olan her zaman kazanır" düşüncesi yaygınlaşmaktadır. Oysa unutulmaması gereken önemli bir gerçek vardır. Para, insanın karakterini satın alamaz. Makam, mevki ya da servet de vicdanın yerini dolduramaz. İnsan sahip olduğu maddi imkânlarla değil, dürüstlüğüyle, sözüne sadakatiyle ve ilkelerine bağlılığıyla değer kazanır. Menfaat uğruna eğilenler, günü kurtarabilir; fakat tarih boyunca saygıyla anılanlar her zaman doğruluktan vazgeçmeyen insanlar olmuştur. Bugün hâlâ konuşuyorlar. Hâlâ başkalarının hayatları üzerinden kendilerine pay çıkarmaya çalışıyorlar. Hâlâ gerçekleri eğip bükerek kendi çıkarlarını korumanın peşindeler. Oysa insan önce kendi vicdanının sesini dinlemelidir. Başkalarını yargılamadan önce kendisini sorgulamalıdır. Aynaya baktığında sadece yüzünü değil, karakterini de görebiliyorsa işte o zaman gerçek anlamda insan olmayı başarmış demektir. İnsanı ayakta tutan ne parasıdır ne de makamıdır. İnsanı değerli kılan; utanma duygusu, vefası, dürüstlüğü ve vicdanıdır. Menfaatin geçici olduğu, karakterin ise ömür boyu insanın yanında kaldığı unutulmamalıdır. Çünkü gün gelir para biter, makam değişir, alkışlar susar. Geriye yalnızca insanın adı, bıraktığı iz ve vicdanının huzuru kalır. Asıl soru da şudur: Yıllar sonra insanlar bizi servetimizle mi, yoksa karakterimizle mi hatırlayacak?
Diğer Yazıları
Çok Okunanlar