İnsan, dünyaya geldiği ilk günden itibaren bir şeylerin peşinden koşar. Önce oyuncaklar, sonra başarılar, ardından makamlar, servet, daha büyük evler, daha lüks arabalar... Hayat ilerledikçe istekler de büyür. Ancak çoğu zaman fark edilmeyen bir gerçek vardır: Dünya malı arttıkça insanın huzuru da artmaz. Aksine, kontrol edilemeyen hırs çoğu zaman insanın en büyük yükü hâline gelir. Dünya malı elbette kötü değildir. Çalışmak, kazanmak, ailesine helal rızık götürmek, ihtiyaçlarını karşılamak dinimizin de teşvik ettiği bir davranıştır. Sorun, malın insanın elinde değil de kalbinde yer etmesidir. Çünkü mal, bir araç olmaktan çıkıp amaç hâline geldiğinde insanı yönetmeye başlar. Hırsın en belirgin özelliği, insanı hiçbir zaman doyurmamasıdır. Bir kazancı elde eden, daha fazlasını ister. Bir evi olan ikinciyi düşünür. İkincisi olan üçüncüyü hedefler. Servet büyür ama gönül küçülür. Hesaplar çoğalır ama huzur azalır. İşte bu yüzden dünya malına tutkuyla bağlanan insanın kalbi, zengin görünse bile aslında fakirdir. Çünkü onun içinde sürekli eksik kalan bir taraf vardır. Hep biraz daha fazlasına ihtiyaç duyar. Hiçbir başarı, hiçbir servet ona gerçek anlamda yetmez.  Bunun yanında hırsın beraberinde getirdiği en büyük yüklerden biri de kaybetme korkusudur. Kazanmak kadar korumak da insanı yorar. Biriktirdiklerini kaybetme endişesi, geceleri uykusuz bırakır; dostlukları zedeler, güven duygusunu azaltır ve insanı sürekli bir tedirginliğin içine sürükler. Zamanla para, makam ve servet uğruna yapılan fedakârlıklar büyür. İnsan, farkına varmadan ahlaki değerlerinden, vicdanından, hatta en yakınlarından uzaklaşabilir. Oysa servet arttıkça insanlığın da büyümesi gerekirken, bazen tam tersi yaşanır. Kazanma arzusu, paylaşma duygusunun önüne geçer. Kur'an-ı Kerim'de, "Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir." (Âl-i İmrân, 185) buyrulur. Bu ayet, dünyanın değersiz olduğunu değil; geçici olduğunu hatırlatır. Çünkü insanın sahip olduğunu sandığı her şey, aslında kendisine emanet edilmiştir. Bugün bizim dediğimiz evler, yarın başkasının olacaktır. Bugün bizim dediğimiz makamlar, yarın başka isimlerle anılacaktır. Bugün büyük emeklerle biriktirilen servetler ise sonunda miras olarak dağıtılacaktır. İnsan ise hepsini geride bırakacaktır. İnsan öldüğünde yıllarca emek verdiği malın tamamı elinden çıkar ve ölüm, insanın sahip olduğunu düşündüğü her şeyle bağını bir anda koparır. Kabre ne ev girer, ne araba, ne banka hesapları, ne tapular, ne kasalar insan, dünyadan yalnızca amelleriyle ayrılır. İşte asıl zenginlik de burada başlar. Geride bırakılan servet değil, geride bırakılan iyilikler insana eşlik eder. Bu nedenle büyükler, "Eğer dünya malına tapan birine rastlarsan sokağını değiştir; aynı köyde veya aynı mahallede oturuyorsan başka yere git ki kalbin ona meyletmesin" diyerek önemli bir uyarıda bulunmuşlardır. Buradaki maksat, insanlardan uzaklaşmak değil; hırsın bulaşıcı etkisine karşı kalbi korumaktır. Çünkü insan, en çok birlikte vakit geçirdiği kişilere benzemeye başlar. Bugün sosyal medyada bu konuda ayrı bir imtihan hâline gelmiştir. Sürekli gösterilen lüks hayatlar, bitmeyen tüketim yarışı ve zenginlik övgüsü, insanı farkında olmadan dünya malını hayatının merkezine koymaya yöneltebiliyor. Oysa dışarıdan görülen her zenginlik, içeride aynı huzuru taşımayabilir. Hayat, uzaktan bakıldığında yemyeşil görünen bir tarlaya benzer. İlk bakışta göz alıcıdır. Fakat mevsim değiştiğinde o yeşillik sararır, kurur ve toprağa karışır. Dünya da böyledir. Başlangıçta cazip görünür; insanı kendine çeker. Ancak vakti geldiğinde her şey değişir. Dün hayranlıkla bakılan servet, bir gün başkalarının elinde kalır. Kur'an-ı Kerim, servetin ve evlatların dünya hayatının süsü olduğunu bildirirken, kalıcı olanın ise salih ameller olduğunu hatırlatır. Çünkü insanı ebedî hayatta kurtaracak olan; biriktirdiği mallar değil, yaptığı iyilikler, adaletli davranışları, merhameti ve güzel ahlakıdır. Dünya malı gerçekten göz alıcıdır. Tatlıdır. İnsanı kendine çeker. Fakat insan, malın sahibi olduğunu zannettiği anda yanılmaya başlar. Aslında malın sahibi değil, emanetçisidir. O emaneti nasıl kullandığı ise günün sonunda en büyük hesap konularından biri olacaktır. Önemli olan çok mala sahip olmak değildir. Önemli olan, malın kalbe sahip olmasına izin vermemektir. Çünkü dünya cebimizde kaldığı sürece nimettir. Kalbimize yerleştiği anda ise ağır bir yüke dönüşebilir. İnsan, bu dünyadan ayrılırken yanında hiçbir servet götüremeyecek. Ama yaptığı her iyilik, söylediği her güzel söz, uzattığı her yardım eli ve geride bıraktığı her hayır, onunla birlikte ebedî yolculuğa çıkacaktır. Belki de gerçek zenginlik, geride ne kadar mal bıraktığımızda değil; Rabbimizin huzuruna ne kadar temiz bir kalple çıkabildiğimizdedir.