6 Şubat depremleri Malatya’da sadece binaları yıkmadı. Görünmeyen ama çok daha derin bir hasar bıraktı: kültürel kırılma. Bugün şehirde konuşulan mesele artık yalnızca konut, altyapı ya da ekonomi değil; Malatya’nın ruhunun yavaş yavaş elden gitmesi. Deprem sonrası yaşanan göç dalgası, bu kırılmayı daha da görünür hale getirdi. Malatya, nitelikli insan kaynağını başka şehirlere uğurlarken, plansız ve kontrolsüz bir göçle bambaşka bir sosyolojik tabloyla karşı karşıya kaldı.
Depremden sonra ilk gidenler kimler oldu? Öğretmenler, akademisyenler, doktorlar, mühendisler, esnafın bilinçli olanı, çocuğunun geleceğini düşünen aileler… Yani bu şehrin hafızasını, kültürünü ve üretim gücünü taşıyan kesimler. Kimisi geçici gitti, kimisi “dönerim” dedi ama büyük bir kısmı geri gelmedi. Çünkü Malatya onlar için artık sadece yıkılmış bir şehir değil; belirsizliğin ve umutsuzluğun adresi haline geldi.
Peki yerlerine kim geldi? İşte asıl tartışılması gereken konu da bu. Malatya, deprem sonrası ciddi bir göç aldı ama bu göç ne planlıydı ne de nitelikli. Eğitim seviyesi düşük, şehir kültürüne yabancı, birlikte yaşama bilinci zayıf kitleler hızla kentin dokusuna karıştı. Bu tespit bir küçümseme değil; sosyolojik bir gerçekliktir. Her göç bir zenginliktir denir ama kontrolsüz ve uyumsuz göç, şehirleri zenginleştirmez; kimliksizleştirir.
Bugün Malatya sokaklarında hissedilen şey tam da budur. Trafikte artan kural tanımazlık, kamusal alanlarda yükselen gürültü, çevreye karşı duyarsızlık, mahalle kültürünün çözülmesi… Bunlar tesadüf değil. Şehrin taşıyıcı kolonları olan eğitimli ve bilinçli nüfus azalırken, ortak yaşam kültürü de zayıflıyor. Bu durum, “kültür bozulması” olarak tarif edilen sürecin tam karşılığıdır.
Malatya geçmişte nasıl bir şehirdi? Kendi halinde ama düzenli. Komşuluk ilişkilerinin hâlâ yaşadığı, sokakta selamın eksik olmadığı, farklı yaşam tarzlarının belli bir saygı çerçevesinde bir arada durabildiği bir kentti. Bugün ise aynı sokakta yaşayan insanlar birbirine yabancı. Güven duygusu zedelenmiş, aidiyet hissi kaybolmuş durumda. İnsanlar artık “Bu şehir benim” demiyor, “Burada ne kadar daha dayanırım?” diye soruyor.
Bu noktada asıl sorumluluk kime ait? Elbette ki sadece göç edenlere ya da gelenlere değil. Asıl sorumluluk, bu süreci yönetemeyenlere ait. Deprem sonrası Malatya için kapsamlı bir sosyal uyum politikası geliştirildi mi? Hayır. Nitelikli nüfusu şehirde tutacak teşvikler sunuldu mu? Hayır. Eğitimden sağlığa, kültürden istihdama kadar insanı merkeze alan bir yeniden yapılanma planı yapıldı mı? Maalesef hayır.
Bir şehir sadece betonla ayağa kalkmaz. Kültürle, eğitimle, sanatla, düzenle ayağa kalkar. Bugün Malatya’da yapılanların büyük kısmı beton odaklı. Oysa kaybedilen şey beton değil; insan. İnsan gittikten sonra, binaların kaç katlı olduğunun bir anlamı kalmıyor. Vasıflı göç veren, vasıfsız göç alan her şehir gibi Malatya da yavaş yavaş çözülme riskiyle karşı karşıya.
Bu gidişat durdurulmazsa ne olur? Eğitim seviyesi düşer, suç oranları artar, kent estetiği bozulur, toplumsal gerilimler derinleşir. En tehlikelisi de normalleşme başlar. İnsanlar bu tabloya alışır ve “Malatya artık böyle” demeye başlar. İşte o gün, asıl deprem yaşanmış olur.
Hâlâ geç değil. Ama bunun için önce gerçeği kabul etmek gerekiyor. Malatya kültürel bir erozyon yaşıyor. Vasıflı insanını kaybediyor, ortak yaşam kültürünü yitiriyor. Bu gidişatı tersine çevirmek için nitelikli göçü teşvik eden, şehir kültürünü koruyan, uyum ve denetimi esas alan politikalar şart. Aksi halde Malatya, sadece fiziki olarak değil; ruhen de enkaz altında kalacaktır.
Deprem bitti ama Malatya için asıl sınav şimdi başladı.