Kuruçay…  Dert yüklü, gam yüklü Kuruçay.

 

Koşarak Yama Dağlarından inen kar suları, yorgun Kuruçay’a karışır. Hararetini alır soğutur. Güç verir hızlandırır.  Karabacak Deresi’nden,  Karadere’den beslenip Güzelyurt Deresi’ni kendine katarak yolculuğuna devam eder.

 

Akar, akar bıkmadan usanmadan akar.  Bazen yatağına boylu boyunca uzanır sakinleşir. Derdi, ayrılığı, yoksulluğu törpüleyerek yoluna devam eder. Derin bir nefes alır Hekimhan’a gelince.  Derinden bir “huh” çektikten sonra biraz daha dert yüklenmiş olarak yolculuğunu sürdürür.

 

Kesikköprü’den, Girmana’dan Sarsap’a vardığında dert çekmekten, gam ve kasavetten iyice yorulmuştur Hekimhan’ın Kuruçay’ı... Yağca çayı, nefes aldırmak için katılır Kuruçay’a. “Adamın yere bakanından, deli bakanından; suyun durgun akanından korkacaksın” derler. Kuruçay öyle mi? Dağlardan, derelerden Leyla’sı olmayan Mecnun misali koşarak gelir.

 

Kuruçay ey Kuruçay! ... Vurma başını taştan taşa. Bir gün bu gurbet de biter, vuslata erersin. Ağlama gayrı. Gözyaşın sel oldu, akar.  Hani sen kuru idin,  duru idin, Suskun idin,  yorgun idin.   Ne bu çılgınlık?   Ne bu dert?

 

Mecnun’a yoldaş oldun amma Leyla’n yok. Ferhat’a yoldaş oldun amma Şirin’in yok. Kerem olsan Aslı’n, Tahir isen Zöhre’n, Yusuf isen Züleyha’n yok.

 

          Kuruçay, haykırdı gelin birleşelim! Dokuz dere, bir ırmakta birleşir. Irmaklar, nehirler denizlerde buluşur. Denizler ummanda.  Yama Dağı’ndan, Leylek Dağı’ndan, Zurbahan’dan, Yücekaya’dan, Güzelyurt’tan, Yağca’dan akan büyük küçük dereler bu çağrıya uyarlar. Koşarlar ilahi buluşmaya: Bir oldular, iri oldular, diri oldular…

 

Kuruçay geçtiği yerlere hayat verir. İnsanları doyuracak arpaya, buğdaya sebzeye, meyveye,  suyu ile can verir. Yolunun kıyılarındaki her canlıyı besler. Tüm canlıların gözü Kuruçay’dadır. Çobanlar davarını malını onda sular, güzeller çulunu, çuvalını onda yur.

                                           *  *  * 

 Kuruçay’ın yolunun üstündeki köyde güzelliği dillere destan Nazlı adında genç bir kız varmış. Sadece kendi köyündeki değil, civardaki tüm köylerin gençlerinin gözü Nazlı’daymış. Ama O, kimseyi görmez kendi halinde kırda bayırda gezermiş.

Nazlı’nın babası Mehmet Ağa, köyün en zengini… Fakir fukarayı da gözeten biri. Evinin direği, tek çocuğu Nazlı’yı hiç yere göğe koymazmış. Nazlı kırlarda çiçek toplamayı, gezmeyi çok severmiş. Kuruçay’ın kıyısında dolaşır. Çeşit çeşit çiçek, yarpuz, kuzukulağı toplar, akşama doğru eve dönermiş.

Babası, kızının artık yuva kurma zamanının geldiğini fark etmiş.

- Hanım! Kızımız maşallah serpildi, güzelleşti. Baksana bu yörede onun gibi güzeli var mı?

  • Aman Bey, insanın kuzusu kendine ceylan gibi görünürmüş.
  • Olur mu canım! Göz var izan var. Güzelliği herkesin dilinde.
  • İşte ben de ondan endişeliyim. Nazar değecek diye korkuyorum.
  • Nazarı bilmem de hayırlısıyla iyi bir kısmet bulsak da baş göz etsek diyorum.
  • İyi diyorsun da Nazlı’nın bakalım gönlünde biri var mı öğrenmeyecek miyiz?

-   Onu da baba olarak ben sormayayım. Anne olarak münasip bir şekilde bir ağzını arasan.

  • Haklısın Bey! Bir bakayım ne diyecek?

 

 Nazlı’nın evinde bu konuşmalar devam eder. Kuruçay, sakin sakin yatağında akarken karşısına sert, keskin kayalar çıkar. Çobanların kav tutuşturduğu bu çakmak taşından tepeyi aşamayacağını anlayan Kuruçay, dolanıp kayalığın bittiği yerde yeniden yatağına döner. Neyine lazım,”İte dalanmaktansa çalıyı dolanmak yeğdir” der.

Yalçın kayaların önünü kestiği yerde su birikir. Oyup geçmek ister, Kuruçay... Ama olmaz! Oymaya uğraştıkça yer genişler. Ortaya küçük, güzel bir göl çıkar.

          Nazlı da bu gölün kıyısında oturup türkü söyler, dinlenirmiş. Çiçeklerden belik örer, uzun siyah saçlarına bağlar, eğlenirmiş. Gününü çoğu zaman burada geçirir akşamüstü eve dönermiş.

Bir gün Nazlı, Kuruçay’ın göllenen suyunun taş bir oluktan aktığı yerde elini, yüzünü yıkamak, serinlemek ister. Saçının bağını çözer. Simsiyah saçı ak gerdanına düşer. Avucuna aldığı suyu yüzüne vurdukça daha bir güzelleşir. Kara gözlerinin üstünde kapkara hilal kaşları iyice belirginleşir. Uzun, siyah saçlarını tek topuz yaparak iki kürek kemiğinin arasında sallandırır. Yüzü ay gibi ortaya çıkar. Yüzünün parlaklığı Kuruçay’ın berrak suyuna düşünce,  bu güzellik karşısında Kuruçay’ın suları silkelenir, ürperir,  titrer. Kuruçay vurulur Nazlı’ya. Kendi kendine söylenir:

-Senin neyine gerek sevda? Sen bir garip Kuruçay’sın. Gün gelir kurur gidersin! Sen akmana bak! Börtü böceğe ilaç ol, şifa ol!

          Nereden haberi olsun garip Nazlı’nın bu sevdadan.

          Saçını, üstünü, başını toparlayıp usul usul evine dönerken Kuruçay hâlâ ardından söylenir durur:

-Ey haddini bilmez Kuruçay! Sen kimsin ki bir insan evlâdına abayı yakarsın? Sevdalanmak senin neyine! Delirip umman olmak da nereden çıktı. Var git yoluna, yatağına!

Nazlı, bir yaz günü Kuruçay’ın kıyısında çiçek toplayarak gezinirken, yakın köyden Ali de hayvanlarını sulamaya getirir. Koyun kuzu meleşmesini duyan Nazlı aniden o tarafa dönünce Ali ile göz göze gelirler. Ali’nin eli ayağına dolaşır.

  • Vay canına! Bu ne güzellik? Allah’ım bu bir peri mi?

Utanarak kim olduğunu, kimlerden olduğunu sorar:

  • Benim adım Ali! Yan köydenim, sen kimsin in misin cin misin ey peri!
  • Ne inim ne de cin! Bu köyün kızlarından Nazlı’yım.

 Bu konuşma fazla sürmez. Çünkü gördüğü güzellik karşısında sanki çobanın dili tutulur. Sohbeti devam ettiremez. Sürüsünü Kuruçay’dan sular ve dağların yamaçlarında kaybolur.

Çoban kaybolur, ya Kuruçay’a ne demeli? Nazlı’yı çobandan kıskanır. Daha bir hüzünlü akmaya başlar. Ya Kuruçay! Olması gereken buydu. İşte haddini aşmak buna denir.

Günler gelip geçer. Ali hayvanlarını sulamak için her daim Nazlı’yı gördüğü yere gelir. İçindeki yangın her geçen gün alevlenir. Sinesinden taşar.

Bir gün durumu anasına açar.

- Ana, Kuruçay kenarında bir kız gördüm. Görsen insan evlâdı demezsin, sanki bir melek!

- Oğlum ne oldu sana? Anladım ergenlik çağına geldin de tanımadığın bilmediğin birine gönül kaydırmak da neyin nesi?

-Yok ana! Tanıyorum onu yan köyde Mehmet Ağa var ya onun kızı.

- Vay vay! Oğluma bak çoban haline bakmadan zengin ağa kızına sevdalanmak ha? Aklını peynir ekmek ile mi yedin?

- Aklımı peynir ekmek ile yemedim, keşke öyle olsaydı. Ben de akıl makıl kalmadı ana? Ne olur isteyelim anasından babasından.

             Çobanın garip anasının aklı buna hiç yatmamıştı. Zengin ağa bir adam güzeller güzeli kızını benim çulsuz çoban oğluma ne diye versinler diye hayıflanır. Sonraki günlerde onu bu sevdadan vazgeçirmek ister.

-A benim aklı noksan evlâdım. Sen kim, ağanın kızı Nazlı kim? Onun güzelliğini bilmeyen duymayan mı var? Niye senin gibi hemen sevdalanmazlar. Çünkü onların aklı başında. Davul bile dengi dengine çalar.

-Anam, güzel anam! Sana saygısızlık etmek istemem.  Bir isteseniz ne kaybedersiniz?

-Oğlum sonu baştan belli olan kız istemeye bizi niye mecbur ediyorsun? Kapıdan mı kovduracaksın?

-Yanımıza köyümüzün aksakallı büyüklerini alıp öyle gideriz. Yaşlı başlı insanlara da ters yapacak değiller ya?

  • Allah’ım aklıma mukayyet ol, ne deli oğlan doğurmuşum Yarabbi!

 

Yaşlı kadın ne dediyse olmadı, oğluna söz geçiremedi. Artık bu saatten sonra yapılacak tek şey; köyün ileri gelenleri ile gidip ağadan istemek. Nitekim birkaç gün sonra anası kabilenin büyüklerini toplayıp kızı istemeye giderler. Ali’nin anası ve köyün ileri gelenleri Mehmet Ağa’nın kapısını çalarlar. Ağa gelenleri misafir eder. Zira içlerinde tanıdığı ve saygı duyduğu baba dostu aksakallılar vardır.

  • Hoş geldiniz ağalar! Hanemize şeref verdiniz!
  • Hoş bulduk Mehmet Ağam!

- Ağa lafını bir tarafa bırakın. Siz baba dostlarımsınız. Sen saçı sakalı ağarmış Süleyman Amca. Rahmetli babam ile asker arkadaşıydınız. Babam zaman zaman anlatırdı askerlik anılarınızı.

  • Sağ olasın Mehmet oğlum! Doğru dersin babanın benim yanımda yeri ayrıdır. Nur içinde yatsın rahmetli.

Hazır ortam sıcak hale dönüşmüşken ihtiyar adam hemen konuya girmek istedi:

  • Gösterdiğin âlicenaplık için teşekkür ederiz. Bize haneni açtın kıymet verdin. Sen bizim önde gelen, fakir fukarayı gözeten, eli açık, kapısından kimseyi eli boş çevirmeyen Mehmet Ağa’mızsın.
  • Estağfurullah Süleyman Amca! Biz emanetçiyiz Rabbimizi bize verdiğini kulları ile paylaşanlardanız, o kadar.
  • Allah’ın indinde zayi olmaz inşallah!
  • Amin!
  • Bizim bugün ziyaretimizin sebebi hayırlı bir iş…
  • Hayırdır inşallah!
  • Köyümüzün namuslu, haysiyetli saygı değer Ana Bacımızın oğlu Ali’ye Allah’ın emri Peygamberimiz (s.a.v.) in kavli ile kızınız Nazlı’yı istemekteyiz. Ne dersin ağam?
  • Valla ne diyeyim Süleyman Amca! Çok ani oldu.
  • Nasip bugüneymiş!
  • Bizim de sizden bazı isteklerimiz olacak. Yerine getirirseniz o zaman düşünürüz.

 

DEVAM EDECEK…