…Ekinler Biçilirken Yılanlar
Hekimhan’ın Gelengeç köyünde yaşayan Hacı Halit, çift çubuk işleri yoğun olunca köyde eli orak tutan yiğitleri imeceye çağırmıştı. Yukarı tarladaki ekin öyle bir iki günde bitmez. Ne kadar çabuk biterse o kadar iyi olur düşüncesiyle çok adam toplamıştı. Bir gün önceden ırgatlara yetsin diye güzel bir koç kestirmişti. Yiyecek içecek hazırlıkları tamamlandı. Ertesi gün sabah erkenden imeceye katılacaklar tarlanın başına vardılar. Biraz nefeslendikten sonra herkes akşamdan bileğlediği orağını alıp hondaki yerlerine geçtiler.
Kolcubaşı tarlayı şöyle bir süzdükten sonra “Maşallah! Bu yıl rahmet iyiyiymiş, şu ekindeki boya bakın hele!” dedi. Ardından gür bir sesle Peygambere Salavat çekip, “Haydin kolay gele!” diye bağırdı. Irgatlar yanındakini yaralamamaya dikkat ederek orak sallamaya başladılar. Kuşluk vakti gelmeden birinci honu başa kadar götürdüler. Kolcubaşı doğrulup göğe baktı. Kuşluğa daha çok var diyerek yeni bir hon belirleyip Allah Allah nidasının ardından Peygambere Salâvat çekip ekinin bedenine çaldılar orağı.
Irgatların gözü tarlanın üst başındaki büyük meşe ağacıyla yüz yıllık alıç ağacının altındaydı. Keyveniler, bu kalabalık insanlara karşı mahcup olmamak için bir yandan süt pişiriyor, diğer yandan da getirdikleri kahvaltılıkları tabaklara bölüyorlardı. İkinci honun ekini derilirken Kolcu seslendi: “Hasan ne bu sessizlik cenazede miyiz? Hele bir türkü çığır.” Hasan, yanık sesiyle bir ağıt söylemeye başladı. İkinci türkü biraz yayla havası estirdi. O sırada Hacı Halit, meşenin altından kolcuya eliyle gelin diye işaret etti. Bunu gören kolcu, iyice parmak uçlarına kalkarak “Honun bitmesine daha çok mu?” diye baktı. Honu yarım bırakmak uğursuzluk sayılırdı. “Bitirelim de öyle sofranın başına varalım” diye seslendi orakçılara.
“Allah Allah, ha gayret yiğitler! Haa haa haa!” diye gür sesiyle ırgatları iştaha getirmek için seslenince, tarlanın sırtını verdiği Kırankaya çınladı. Bu yüksek nida kayalara çarpınca ılık bir yel olup ekincilerin üstüne doğru geri geldi.
“Bismillah” diyen oturdu kahvaltı sofrasına. Kahvaltı denilince, yufka ekmek, ekşili ekmek ve bulgur çorbasının yanı sıra yumurta, süt, kaymak, peynir, lor, çökelek, yoğurt, bal… Sofrada bir kuş sütü eksik. Honcular, sildi süpürdüler sofradakileri.
Tabakasından tütün saran ekinin başına vardı. Kolcu, yeni honu göz kararı belirleyip Salavat çekerek başladı. Herkes de onunla birlikte orağını, destelediği buğday sapına iştahla çalıyordu. Kuşluk vakti geçeli çok olmuş, gün tepelerine dikilmişti. Arada bir, genç delikanlı ırgatlar, biçtikleri desteyi havaya kaldırıp nara atıyor, yanındakileri şevke getiriyorlardı.
Ortalığa sessizlik çökünce, orağı vurmadan önce ellik şakırtısı tatlı bir melodi olup tarlayı kaplıyordu.
Aniden “geliyor!” diye nara duyuldu. Herkes o tarafa dönünce adam boyu ekini, yatıra yatıra gelen canlıyı seçmeye çalıştılar. Amma kimse ne olduğunu bilemedi. Canlı mahlûk tarlada buğdayın seyrek olduğu yere gelince daha da dehşete düştüler. Bir buçuk metresi ayakta kocaman bir yılan, uzun gövdesinin üstünde hızla ekinin alt başından yukarıya doğru çıkıyordu.
Hacı Halit, “Kimse kıpırdamasın, bırakın gitsin!” diye seslendi. Irgatlar, yerlerinden oynamadılar. Koca kara yılan, tarlanın üst başından kayalıklara doğru süzülüp gitti.
Kara Yılanın Şifası
Tıbben çaresi olmayan bir hastalıktan dolayı yatalak kalan kişinin bakımından ailesi bıkmıştır. Onu birçok hekime gösterirler. Hatta yörede Lokman Hekime olarak bilinen tabibe dahi götürürler. Fakat bir türlü çare bulamazlar. Eşi, Yama Dağında ıssız bir yere götürüp bırakır. O’nu terk eder. Köyüne döner. Herkes bu yatalak hastadan kurtulduklarını düşünmektedir.
Öte yandan bir çoban bu hastayı görür. Yatalak adam, ağrısından günlerdir bir şey yemediği için açlıktan ölecek hale gelmiştir.
Çoban, adama acır. Çevreyi araştırarak içi boş bir kaplumbağa kabuğu (bağa) bulur. Bunun içine kara koyunun sütünü sağarak yatalak adamın içmesi için yanına bırakır.
Kara yılan, adamın düştüğü duruma acıyarak onun şifa bulması için harekete geçer. Hasta, içmeye fırsat bulamadan zehrini sütün içine boşaltır. Bunu içen hasta, Allah’tan şifasını bulur. Kısa zamanda iyileşir. Tekrar kendisini tedavi edemeyen Lokman Hekim’in yanına gelerek der ki: “Sen benim derdime derman bulamadın. Oysa ben sağlığıma kavuştum.” Lokman Hekim, gülerek “Be hey evladım! Senin şifa bulman için taze sağılmış kara koyunun sütü, bağa ve kara yılanın zehri lazımdı. Bunları bir araya getirmem imkânsızdı” der.
Yöremizde kara yılanın zehrinin şifalı olduğuna inanılır.