Abdulharap Gölü, tabanından kaynayan pınarlar ve Beydağı’ndan akan kar suları ile derelerden beslenir. Yeşilyurt ilçesinin güneyinde bulunan Abdulharap (Altıharap) Çayı da göle akar. Günümüzde gölün üzerine yapılan Çat Barajı, Yeşilyurt İlçemizin hudutları içinde olan Çerkez Yazısını sulayarak Malatya’mıza bereket sunar. İki dağın arasında kalan sazlık ve bataklık ile yer yer gölcüklerden oluşan bu alanın vaktiyle büyük bir köy olduğu söylenmektedir.
Yıllar önce yaşlı bir yolcu, Abdulharap tarafında omuzunda erzak heybesi ile yol alıyormuş. Elinde iğde dalından yapılmış uzunca değneği olduğu halde akşama kadar yürümüş. Yorgun argın bir köye ulaşmış. Üstelik acıkmış ve yanındaki azığı da tükenmiş. Uzun sakalını sıvazlayarak önüne çıkan ilk kapıyı vurmuş. Ev sahibi kapıya çıkmış.
- Buyur ihtiyar! Gecenin bu saatinde ne istersin?
- Tanrı misafiriyim. Bu gece sizde konaklayabilir miyim?
- Tanımadığım bir ihtiyarı haneme alamam. Çoluğumu çocuğumu tehlikeye atamam! Olmaz, var git yoluna!
Yaşlı adam şaşkınlığa düşmüş. Böyle bir şeyle karşılaşacağını hiç tahmin etmemiş. Bir sonraki evin kapısını tıklatmış. Buradan da “Yerimiz kendimize göre, yatağımız yorganımız yok” demişler. İnsanlar nasıl bu hale gelmiş diye mırıldanarak bir başka evin kapısını çalmış. Bu ev, şu ev derken köyün bütün evlerinin kapısını tıklatmış. Ama nafile gecenin bu vaktinde yaşlı yolcuyu misafir edecek bir Allah’ın kulu olmamış.
Çaresiz gece yola devam etmek niyetindeyken köyün çıkışındaki tepenin üzerinde küçük bir evi fark etmiş. Şansını son kez denemek için evin kapısına varmış. Ürkek ürkek üç defa tokmağı vurmuş. Bu arada yan taraftaki ahırdan bir ses gelmiş.
- Buyur baba! Gecenin bu vaktinde kimi ararsın?
- Kimseyi aramam oğul! Konaklayacak, başımı sokacak bir dam ararım.
- Bekle o zaman işimi bitirip hemen yanına geliyorum.
- Sen işini bitir ben beklerim!
Az sonra…
- Hoş geldin baba! Nereden düştün bu dağın başına böyle!
- Sorma evlat! Bir garip yolcuyum. Tanrı misafirine bir yerin var mı?
- Olmaz mı baba! Buyur ev senin istediğin yerde kalabilirsin.
- Hay Allah razı olsun ne iyi bir gençsin, yalnız yaşıyorsun galiba?
- Evet! Köyün çobanıyım, böyle yaşayıp gidiyoruz işte ne yapacaksın?
- Olsun evlât! Emeğinle çalışıp kazanıyorsun ya! Bundan büyük nimet var mı?
- Eyvallah babacığım, doğru söylersin. Gel hele şöyle içeri geçelim. Allah ne verdiyse yer içeriz.
Genç çoban güler yüzlü sevecen biriymiş. Hemen ihtiyar ile baba oğul gibi olmuşlar. Dereden tepeden sohbet etmişler.
- Allah ne muradın varsa versin evlât! Bakarsın hayırlı bir kısmet çıkar mutlu bir yuva kurarsın. Böyle yalnızlık nereye kadar?
- Benim gibi cahil, garip bir çobana kim kızını verir ki?
- Niye olmasın! İzdivaç için, varlıktan ziyade kendinden emin olunan bir insan olması yeterlidir. Hem sen çalışkan bir delikanlısın, çalışmak senden rızkı vermek Allah’tan.
- Ne güzel söylersin baba! Öyle bir evliliğim olursa çok mutlu olurum. Boy boy çocuklarımın olmasını isterim. Hayal etmesi bile ne güzel!
- Gerçeğe ulaşmanın yolu hayal etmekten geçer oğul! Hiçbir zaman hayallerinden vazgeçme, ümitsizliği benliğinde barındırma.
- Hay ağzına sağlık babacığım! Ver elini öpeyim. Şu karanlık geceme nur oldun. Allah senden razı olsun.
Artık gecenin karanlığı iyiden iyiye köyün üstüne çökmüş. Yatma zamanı gelmiş. Çoban aksakallı yolcuya güzel bir yer yatağı sermiş.
- Haydi babacığım gün boyunca çok yorulmuşsun besbelli. Rahat bir uyku çek. Allah rahatlık versin.
- Sağol evlât Sana da Allah rahatlık versin. Allah’ım ne muradın varsa versin. Şeytanın şerrinden, insanların şeytanından korusun.
- Amin! Ne içten dualar böyle! İnşallah hak etmiş olurum.
- Fazlasıyla hak ediyorsun!
Yaşlı adam, daha yastığa başını koyar koymaz rahat bir uykuya dalmış. Şafak sökünce delikanlı çobanı uyandırmadan, dinlenmiş vaziyette sessizce tekrar yola koyulmuş. Çoban sabah uyandığında evde kimseyi bulamamış. Yaşlı adamın çoktan yoluna gittiğini anlamış.
- Keşke daha erken kalksaydım da kahvaltı hazırlasaydım. Aç halde yola bırakmışım. Ahh! Benim akılsız başım.
Çoban hayıflanmış, kendini suçlamış ama olan olmuş gayrı…
O gün sabahtan önce günlük güneşlik bir hava hâkimken ne olduysa köyün üstünü karabulutlar kaplamış. Öyle ki bir anda sanki akşam karanlığı çökmüş. Göz gözü görmez olmuş. Ardından gök gürültüleri ve şimşekler çakmış köyün üzerine… Peşi sıra sağanak bir yağmur yağmaya başlamış. Sanki gök delinmiş. Köyün ahalisi ne yapacağını bilememiş. Yağmura hazırlıksız yakalanıp evlerine kapanmışlar. Yağmurdan korunmuşlar korunmasına ama ardı kesilmeyen yağmurlar, köyü sel felaketine uğratmış. Yamaçlardan gelen sel köyün bütün evlerini suların altında bırakmış. Köyden eser kalmamış.
Bu sel felaketinde sadece bir ev ayakta kalmış. O da yaşlı yolcunun misafir kaldığı köyün yanındaki tepede bulunan çobanın evi. Suların üzerinde bir adacık şeklinde durmaktaymış.
- Vay canına ne oldu böyle? Koca köy sular altında kaldı. Yalnızca ben koyunlarımla bir başıma kaldım burada. Allah’ım nasıl oldu böyle?
Çoban biraz daha düşününce Tanrı Misafiriyim diye gelen yaşlı adamın sıradan biri olmadığına kanaat getirmiş.
- Ne ağzı dualıydı öyle. Onun duası geçmiş olmalı ki köyden geriye sağ olarak bir ben kaldım. Ne büyük bir mucize…
Biraz daha olanları ve yaşlı adam ile sohbetlerini düşününce içi ürpererek, “Acaba, yaşlı yolcu hep anlatılan Hızır Aleyhisselam mıydı?” İçinden derinlerden gelen bir ses, “Gelen Hızır Aleyhisselam idi. Sen de imtihanı geçtin evlât!” diye haykırmış.
O günden sonra gölün adı, “Abdulharap Gölü” olarak kalmış. Uzun yıllar adacıkta her türlü meyve ağacı yetişmiş. Ağaçların meyvesini yiyenler tadına doyamaz olmuşlar. Yine anlatılanlara göre, ülkemizde meydana gelen her felaket öncesinde gölden derin bir inilti duyuluyormuş. Göl, tehlikeyi ve felaketi önceden çevredekilere haber veriyormuş.