Yıllar yılı öncesi Kubbe Dağı yamacındaki Puluşağı köyünde bir sabah…
- Baba leblebi şekerimi unutma!
- Bak sen oğluma, sen istersin de ben unutur muyum hiç?
- Oğlum, meşgul etme babanı. Hiçbir şeyi unutmaz korkma. Zaten Malatya’ya niçin gidiyor? Kışlık erzağımızı şimdiden hazır etmek için.
- Haklısın anne!
- Hanım Sami’yi bilmez misin? İllâ da isteğini on sefer söyleyecek. Yoksa canı rahat etmez.
- Haydi bakalım Selahattin, selâmetle gidip gelesin!
- Allah razı olsun hanım! Ben artık yola çıkam, Allah’a emanet olun.
Puluşağı’lı Selahattin Bozatına atlayıp köyden ayrılır. Birkaç saat uzaktaki Malatya’ya doğru yol alır. Yol boyunca keyfi yerinde olsa gerek ki yöresinden bir türkü tutturur, söylene söylene yolculuğuna devam eder.
Öğleden önce şehre gelir. Elinde ne alacağı ile ilgili ufak bir liste vardır. Meşhur Bakırcılar çarşısından kap kacak temin eder. Sonra da esnafın büyük çoğunluğunun yer aldığı Akpınar Çarşısına uğrar. Hanımının istekleri bulgur, nohut, mercimek gibi gıda maddeleri ve oğlu Sami’ye de akide, leblebi şekeri alır.
-Alacağım başka bir şey kaldı mı? Şöyle listeye tekrar bir bakayım. Hımm… Her şey tamam gibi. Öğle namazını da Teze camide kılıp köye yola çıkayım.
Selahattin, atına yüklediği erzaklarla tekrar Kubbe Dağına doğru atını sürdü.
-Haydi bakalım Bozatım. Can yoldaşım! Bugüne kadar çok kahrımı çektin. Artık bugün de nazımı çekesin. Hakkını helal edesin.
Yolculuk şu ana kadar Selahattin’in plânladığı gibi geçiyordu. Yine dudaklarından Malatya türküleri nağmeleşiyordu. O, türkülerle yol alırken hava bozmuştu. Önce yağmur sonra da kar yağmaya başlamıştı. Böyle yolculuk etmek hayli zor olacaktı. Belki biraz sonra diner düşüncesiyle yavaş da olsa yol alarak Kubbe Dağına ulaştı. Kar burada daha yoğun yağmış, zaten patika gibi olan yollar kardan neredeyse görünmez olmuştu.
-Ha Bozatım, burayı da geçtik mi sonrası artık kolay, köye geldik sayılır.
Bozat sahibine cevap verircesine bir iki kişnedi. Bu kişneme vadiye yayılmış, bine bin katarcasına yankılanmıştı. Selahattin bir an tedirgin oldu. Çünkü bu bölgeye sık sık çığ düşerdi. Bazen öyle olur ki ufak bir ses bile çığ kopmasına sebep olurdu.
Bozat bu kez huysuzlanmış, ön ayaklarını karlara vuruyor ilerlemek istemiyordu sanki.
-Ne oldu Bozatım? Neden huysuzlandın?
Bozatın cevabı o kadar netti ki birden şaha kalktı ve acı acı kişnemeye başladı. Bu kötü şeylerin habercisiydi. Selahattin başını dağın yamacına, yükseklere çevirince büyük bir uğultunun koptuğunu duydu. Uğultu gittikçe fazlalaşıyor Bozat ise yerinde duramıyordu. Bir an önce buradan gitmek kaçmak istiyordu. İşte ne olduysa o an oldu. Bozat öyle bir şahlandı ki Selahattin dengesini kaybetti. Atından aşağı düştü. Aynı anda Bozatın üzerindeki erzak çuvalları da yerle bir oldu.
Selahattin daha dur neler oluyor demeye kalmadan üzerine büyük gürültüyle gelen çığ tabakasını gördü. “Kaç Bozatım kendini kurtar!” Diye bağırarak kendini hemen yamacın alt kısmındaki kovuğa attı. Ne olur ne olmaz diyerek bir yandan da erzak çuvallarını sürüyerek kayaların içindeki mağaraya taşıdı.
Çığ aşağıya öyle inmişti ki göz gözü görmüyordu. Selahattin’in sığındığı kayanın önünü kocama bir buz duvarı gibi kapadı. Selahattin önce etrafın sessizleşmesini bekledi. Çevre eski sessizliğine döndüğünde ilk aklına Bozatı geldi. “Bozat! Can yoldaşım!” diye avazı çıktığında bağırdı. Fakat en ufak bir kişneme sesi gelmedi. Tekrar bağırdı, tekrar, tekrar… Ama nafile kendi sesinden başka hiçbir ses yoktu. Çığın kapattığı yerden çıkmak istedi. Tekmeledi, itti, kaktı ama en ufak delik bile açamadı. Kubbe Dağında hava her zaman soğuk olduğu için düşen çığ tabakası buz tutmuştu Sanki buzdan bir dağ olmuştu. Gök üşüdü yer üşüdü. Zaman üşüdü ömür üşüdü. Sanki her şey bir düş idi!
- Ne oldu şimdi böyle yahu? Nasıl bir yere düştüm. Allah’ım yardım et!
Selahattin ne ettiyse ne kadar çabaladıysa fayda etmedi. Oturdu uzun uzun düşündü. Gerçek olan şuydu: Çığdan dolayı bu küçük kaya kovuğunda mahsur kalmıştı. Allah’tan canına bir şey olmamıştı. Ya çığ altında kalsaydı? Çok geçmez soğuktan donarak ölüp giderdi. Kimse de bulamazdı. Taa ki bahar gelip karlar eriyinceye kadar.
Tamam, şimdi sağ kurtulmuştu. Ama sesini dışarıya nasıl duyuracak? Burada daha ne kadar kalabilecekti? Ya hanımı, oğlu, onsuz ne yapacaklardı? Birçok cevapsız soru zihnini kurcalıyordu.
Tek tesellisi vardı: Bozatı çığdan kurtulduysa köye gider, ailesi de atın üzerinde Selahattin olmadığını görürler, onu aramaya Kubbe Dağı’na gelirlerdi. İşte o zaman kurtulabilirdi.
Ama zaman geçtikçe bu hevesi de kursağında kaldı. Akşam mı oldu sabah mı oldu bilemediği için zamanlamayı da yapamıyordu. Sadece karşısında buzdan bir dağ! Aş aşabilirsen, çık çıkabilirsen. Bir de üstüne üstlük soğuk ve açlık…
Gözü erzak çuvallarına takıldı. Olana razı oldu. Açlığını bir şekilde gidermeye çalıştı. Susuzluğunu da kar eriterek giderdi. Bir an yorgunluk üzerine çöktü çaresizlik içinde uyuya kaldı.
Uyandığında değişen hiçbir şey yoktu. Yine çaresizlik, yine yalnızlık... Bu esaret ne zaman bitecek? Daha da bahara çok zaman var. O günlere de kadar dayanma gücüm olacak mı?
DEVAM EDECEK…