Hayat, nehirlerden başlamıştır.

Şarkılar önce oralardan duyulmuştur.

Âdem’in sesi ve Havva’nın ayak izleri hâlâ ordadır.

Oradadır ilk alfabeler ve ilk diller.

Oradadır sevdanın bütün makamları…

 

 

İkiz gibidir Fırat ve Dicle.

Biri hüzünlü bir uzun hava;

Öteki bir kadının merhameti…

Sarılırlar bir körfezin koynunda,

Asırlık bir ayrılığın kavuşması gibi…

 

Fırat bir türküde geçer;

Fırat, yine böyle sert, haşin ve yiğitçe akar dururdu insan yaratılmadan önce…

 Fırat, nice sevdalılara sevdayı anlatır kendi yatağında kendi dilince…

Fırat, akardı, sığmazdı yatağına bütün heybetliyle. Ona engel olmak ne mümkün, karşı duranları katar önüne alır götürürdü başka diyarlara…

Bu sert tavrı nedeniyle erkeğe benzediği için ad olurdu erkek çocuklarına...

Anadolu’nun kutsal yiğidi Fırat…

 Kurt, kuş; koyun, kuzu; at, tay onun suyuyla can bulurdu. Öfkesinden korkan insanlar, onu kızdırmamak için sessiz, sakin yaşarlardı kıyılarında. Herkesin, bedeninde, ruhunda derin ürpertiler bırakan Fırat’a, saygı sonsuzdu. Fırat, yöredeki her canlı için içecek su, kıyılarında suladığı topraklarla; insanlara, hayvanlara, nebatata yaşam kaynağı olurdu.

Fırat, yoldaşı dereler, çaylarla büyüyüp akardı çağlayarak. Yalçın kayalara kafa tutar, nara atar, haykırırdı meydanların koç yiğitleri gibi. Bütün yüksek tepeler, dağlar, onun haşmeti önünde kenara çekilir yol verirdi. Fırat, bilinmeyen zamanlardan beri dağların, derelerin, kanyonların ağır ağabeyi olmuştu. Osmanlı Sultanları, sefere çıkarken Anadolu’ya haber salınca koşarak orduya katılan sipahiler de coşkuyu, atikliği, cengâverliği olduğu kadar birleşip büyümeyi de Fırat’tan öğrenmişlerdi.

Fırat, gittiği her yere bereket, bolluk ve hayat taşırdı. Susuzluktan kurumuş, çatlamış dudaklara da topraklara da can verirdi.

Keferdiz’e gelince Fırat, kaldırır başını âlemin en güzel kızı Dicle’yi görmek ister. Hazar Baba’nın, Karaçalı olup da aralarına girmesi onu her ne kadar hasrete esir etse de aşkına kavuşma umudunu engelleyemez. Bu umutla yaşardı Fırat. Ancak o hasret kimi zaman kavurur içini, o iç yangınıyla gözü hiçbir şeyi görmez; delirir, coşar, koştukça koşar sevda yoluna…

Belki de kendisine “Fırat deli Fırat” demeleri de bundandır. Ama sen üzülme Fırat, yiğide “deli”, sakine “veli” derler.

Coşkun akan Fırat, Harran’ı boydan boya adımlarken Peygamberler diyarı Urfa’ya gelince uysallaşır, sakinleşir; evliyaları, nebileri incitmemek için sessiz ve sükûnetle yoluna devam eder.

Yarası sol böğründe. Kimseye hissettirmez. Herkesin derdine çare olur lakin kendi derdini kimse bilmez. El sürmez. İçinde biriken hasretle birlikte, dilsiz dağlara, taşlara döker sevdasını. Bazen ağıt olur; bazen de çığlıktır Fırat’ın türküleri. Sadece oy der, Oyyy Dicle oyyy…

 Fırat’tan Dicle’ye

Gökler yere yağmur sağsa

Dağlara taşlara yağsa

Köşe bucak dere doğsa

Dicle sele vermem seni

 

Sen salınca gel fermanı

Kalmaz dizimin dermanı

Gece savursam harmanı

Dicle yele vermem seni

 

Herkes ermesin bu sırra

Böyle aşk görmedi kürre

Benimsin dedim bir kerre

Dicle ele vermem seni

 

İnsanoğlu bizi görse

Başımıza çorap örse

Kadılar defteri dürse

Dicle dile vermem seni

 

Dicle bir masalda büyür:

Hazar Gölü (Gölcük)’nün ana kaynağı, gölün tabanından çıkar. Hazar Baba’ya yağan kar, ilkbaharla birlikte erimeye başlar, sonra süzülür yamaçlardan Hazar gölüne…

Kürk Çayı da, göl havzasını ilkbaharda doldurunca kabına sığmaz Hazar, ırmak olup akmak ister. Ancak tek başına başaramaz. Hemen yanındaki yerleşim yeri Keydan, Hazar’ın çağrısına koşar. Dicle unutmaz bu iyiliği, kendisine ana olan bu köye ad verir ve bu köyün adı Başkaynak olur. 

Güneydoğu Toroslar’dan, Hazar Baba dağından süzülerek Bermaz’ın düzünde toplanan sular Dicle’ye ana olurlar. Ve Dicle yatağına rahatça uzanıp sakin sakin akmaya başlar. Bu nazlı, alımlı güzel kız, zaman gelir güzelleşir, yürek yakar.

Dicle, Nevruz gelince Diyarbakır’ın Hevsel bahçelerinde fistanını giyer. Bermaz’ın düzüne hem Sultan Nevruz Bayramını kutlamaya hem de teşekkür etmeye gider. Bu gidişte Fırat’ı görme, onunla hasret giderme duygusu ağır basar. Delikanlıların ve genç kızların görüşebildiği, sevdalıların uzaktan da olsa birbirini görebildiği bu bahar bayramında Fırat’ı göremez, birbirlerine en yakın oldukları Bermaz’da; çünkü aralarında Hazar Baba dağı vardır. Biraz üzgün döner yatağına Dicle. Uyanınca sevda uykusundan yine sessiz yine sakin ve naif adımlarla devam eder yoluna. Bu tavırlarından ötürü kız çocuklarına yakıştırılır Dicle adı.

Ama herkes bilir ki dünya kuruldu kurulalı, Fırat Dicle’ye, Dicle Fırat’a tutkundur hem de ölesiye.

Yeryüzünde genellikle âşıklar birbirine kavuşamaz diye bilinse de dünyanın en eski bu iki aşığı kucaklaşır Irak topraklarında. Büyük sevdalarının mürüvvetlerini görürler.

Bu büyük sevdayı yaşayan Fırat ve Dicle’yi çevreden görenler kim bilir onlara öykünüp ne aşklar yaşadılar. Ne türküler yaktılar. Bu türkülerin yaktığı ne ucu yanık mendiller yolladılar birbirlerine. Ne muhabbet dolu selam saldılar allı turnalarla.

Çağlar boyu Fırat’a da Dicle’ye de zincir vurma isteği hiç bitmemiş insanlarda. Ama onlar her zaman bir yolunu bulmuş, insanların vurdukları zincirleri kırmış, bentleri aşmışlar.  Bu büyük sevdaya, bu tutkulu aşka hiçbir engel karşı duramamış.

Hayattır Fırat, hayattır Dicle… Medeniyettir bu iki nehir. Doğmayı, doğrulmayı; karnını doyurmayı, O’nu izleyerek öğrenir insanlar. Yaşamayı, sevmeyi sevilmeyi, âşık olmayı; yerleşik hayatı, şehirleri onları devletleştirmeyi ve büyük medeniyetler kurmayı Fırat ile Dicle’yi izleyerek keşfeder insanoğlu. Bin yıllardır yaşadıkları bölgede düzenin bozulmaması için gece gündüz yollardadır Fırat ve Dicle…

Genellikle dillere destan büyük aşkları yaşayan âşık ile maşuk kavuşamazlar diye bilinse de dünyanın en eski iki aşığı Fırat ve Dicle, Irak topraklarında büyük sevdalarının mürüvvetini görür kucaklaşırlar. Leyla ile Mecnun’un bu büyük sevdaya öykündüğü o coğrafyada hep anlatılır aşkları, sevdaları, vuslatları...

Dicle’den Fırat’a

Fırat, Fırat deli Fırat

Kıyında gezdindi Kırat

Senle geçilmez mi sırat

Fırat güle vermem seni

 

Gönlüne gözler konsa da

Yüreğin korda donsa da

Sinen ateşte yansa da

Fırat küle vermem seni

 

Sağsan her şey gelir başa

Gez dağları aşa aşa

Koşup dolaş özgür yaşa

Fırat göle vermem seni

Ağrı’dan Basra’ya insen

Alevlerde yanıp sönsen

Kays iken Mecnun’a dönsen

Fırat çöle vermem seni.

 

Bir türkü bir masalda yıkanır. Ses, masalın dağlarında, ovalarında vadilerinde kanatlanır. Onarır acıyı, büyütür sevdayı. Kardeş kelimelerdir dilimizin iki yakası. Anadolu’dan, bir sazın telinden, bir kavalın büyüsünden dinleriz ve biliriz; güzeldir kadim coğrafyamızın iki saç örgüsü…