Zordur dağlara çıkmak, yaylalara tırmanmak. Yol engebeli, kayalı, taşlı, dikenli… Bazen çık, çık bitmez. Nasıl çıkacağını bilmek ayrı bir yetenek ister. Aslında yaylaların, dağların, yol öncüsü keçidir. Yaylaya giden patikalarda keçiyi takip etmek yormaz insanı. En rahat yokuş çıkmak keçileri izlemekle olur.
Ballık Deresi ve Ağudere köylüleri, hayvancılıkla uğraştıklarından Beydağı’nın zirvesine yakın yaylalara kadar çıkarlar. Beydağı’nın eteklerindeki yaylalara çadırlarını kurar, koyunlarını, keçilerini buralardaki taze otlarda yayarlarmış. Aşağılarda otların mevsimi geçtikçe hayvanlarını yukarılara doğru çıkarır, onlara her dem yeni otlaklarda, taze yiyecekler bulurlarmış.
Ağudere’de o gün güneş, sanki yeryüzüne inmiş gibi sıcaklığını fazlasıyla hissettiriyordu. Köyde ise her hanede bir harekettir gidiyordu.
- Komşum, bu yaz daha sıcak geçeceğe benziyor. Baksana sanki güneş ensemizde boza pişirecek.
- Haklısın! Bir an evvel hayvanlarımızı Bey Yaylası’na çıkarmamız gerek.
- Muhtara söyleyelim, köylüyü toplasın beraber çıkalım.
- Doğru söylersin! Beraber olursak yolda hayvanlarımıza çakallar yaklaşamaz.
Muhtar köylü ile görüştü. Hayvanlar birer ikişer ahırlarından çıkarak köyün dışındaki meydanda toplanmaya başladılar. Sonra herkes tamamlanınca yayla yoluna düştüler. Hem de yayla türküleri söyleyerek.
İlkyaz günlerinde Beydağı’nın güzelliklerini görmek gerek… Doruklarına yaklaştıkça sivri tepelerin aralarında küçük ovalara rastlarsınız. Kuzeye düşen yerlerdeki koyaklarda kar kürtükleri, güneş vurdukça ısınan havanın etkisiyle erir. Su damlaları şıpır şıpır tatlı bir melodiyle toprağa düşer. Kıştan kalan kar tabakaları havalar ısındıkça üşenmeden usul usul erimeye devam eder. Şırıltılarla eriyerek küçük dereler oluşturan sular, nazlı nazlı akışını sürdürür. Adı belirlenmemiş kırmızı, sarı, mavi, yeşil, dağ çiçekleri, bayrak kırmızısı dağ laleleri, kınalı parmakların dokuduğu halı deseni gibi toprağın üzerine serilmiş vaziyette sizleri bekler.
Hayvan otlatmak isteyen obalar yukarılara yerleşirken, balı ile ünlü Ballık Deresi köyünde yaşayanlar, tabiatın canlanmasıyla derenin alt başından başlayarak açan çiçekleri taze taze arılarına ikram ederler. Dünyanın en güzel kokulu, en çok derde deva olan balını arılar burada yapar. Bu yüzden yöreye “Ballık Deresi” adı konmuş.
Arıcıların gözdesi Ballık Deresi Köyü...
Bey Yaylası’na sadece Ağudere köylüleri çıkmaz. O yörede balı ile ünlü Ballık Dere’si köylüleri de orada yaşamaktadır. Nevruz Bayramından sonra Malatya düzlüğündeki arıcıların umudu, kovanlarına buralarda kavgasız, dövüşsüz bir yer kapmaktır. Fırat ile Tohma kıyılarında sıcak bastırınca ne bir tutam ot, ne de bir çiçek kalır. Bütün arıcılar, Ballık yöresinde yer bulunca kovanlarını hayvanlara sarar, dere boyu bol çiçekli ve otlaklı yerlere göçerler. Artık yavaş yavaş Beydağı’nın sulak, bol çiçekli yaylalarında arılar neşe içinde vızıldayarak gezerler. Topladıklarını bal yapmak için kovanlarına dönerler.
Bey Yaylası’nın alt kısmında yer alan derede açan çiçekler sanırsınız ki sadece burada yetişir. Arılar için o kadar idealdir ki buraya Ballık Deresi denilmektedir. Dünyanın en güzel kokulu, en çok derde deva olan balı burada yetişir. Dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan bazı otların yetiştiği koyaklardaki çiçekler çok farklı tada sahiptir. O çiçekten beslenen arıların balını ağzına koyanlar yerinde duramaz olur. Enerji yüklenir insanın her hücresi. Bu bala “deli bal” der köylüler.
Tabiatın canlanmasıyla beraber o köyde de aynı canlılık başlar. Beklenen gün gelmiştir.
- Duydun mu komşum, Ağudereliler Bey Yaylası yoluna çoktan düşmüşler.
- Bizim de Ballık Deresi’ne çıkma zamanımız gelmiş demektir.
- Geç kalırsak arı kovanlarımızı koyacak yer bulamayabiliriz.
- Evet! O zaman bu akşam yatsı namazında bu konuyu konuşup hep birlikte yola düşmemiz gerek.
O gece yatsı namazından sonra yaylaya çıkma kararı alınır. Sabahın alacakaranlığında arıcılar kovanlarını hayvanlarına yükleyerek yayla yoluna koyulurlar.
Ballık Deresinden dağlara doğru çıkınca çakşırlar, kevenler, dağ naneleri, kekikler, çeşit çeşit başka otlar Beydağı’nın bağrını süsler. Yürüdükçe mis gibi taze kokular sarar her yanı. Soludukça insanın ciğerlerini doldurur mis kokulu oksijen. Belki de bazılarını ilk kez görürsünüz bu çiçeklerin, otların. Hiçbir yerde bulamazsınız burada yürürken aldığınız zevki. Her dağın otu, çiçeği bir başkadır. Aynı tür olsa bile kokusu, rengi bir olmaz. Toprağı, havası her birinden farklı tat, farklı haz verir.
Buraları dolaşırken insan, ömür boyu omuzladığı yorgunlukları unutur bir anda. Orada havayı içine çektikçe sanki Beydağı’nı, Ballık Deresini, Bey Pınarını doldurursunuz sinenize. Beydağı’nın nemli havası estikçe, envayi türlü ot kokusunu yüklenerek insanın yüzüne vurdukça bir hoş ediyor âlemi.
Nenemin kış aylarında duvara gömülü kilitli takasını açtığında ortalığa saçılan kokuyu anımsatır bana. Büyük annem, elma, armut, ceviz, bastık, kuru dut, kuru meyve kahı koyduğu bu takanın kapağında anahtarı çevirince bu güzel kokuyla bizler mest olurduk. Adım attıkça görüp kokladığınız, kopardığınız her çiçeğin, her otun keskin kokusu burnunuzu sızlatır. Burun delikleriniz ilk kez hissettiği bu kokuyu, hazzına varmak için iyice içine alır. Ardından defalarca uzun uzun çekersiniz, hiç bırakmamacasına.
İşte arıların bu bitkilerden zevkle topladığı çiçek özlerinden dünyanın en nefis, en leziz, her derde deva balı ortaya çıkar.
XVII. Yüzyılda Rakabe yani Malatya kalesini gezen Evliya Çelebi, kentten uzun uzun söz eder. Yiyecek ve içecekleri tanıttığı bölümde sözü Malatya’da üretilen bala getirerek şöyle der:
“Bu şehirde bir çeşit beyaz bal olur ki, yeryüzünde benzeri bulunamaz. Ancak Aydos balı ola. Kırmızı paketler halinde İstanbul ayanına yüz binlerce kavanoz saf bal hediye götürürler. Bunun şerbeti ile Malatya Ayva perverdesi şerbeti pek tatlı olur.” (Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Üçdal Neşriyat, C.III-IV, s.424)
Arıların Beydağı’ndaki bitkilerden topladığı ürünler ile Malatya’nın bal tadındaki meyve ağaçlarından getirdikleri birleşince yeryüzünün eşi bulunmaz balı meydana gelir. Bu nedenle Malatya’ya Bal Ülkesi anlamına gelen Melid adı verilir. Ballık Deresi Malatya’nın ad anası, ad babasıdır.
Ballık Deresi vadisinin iki tarafına yöredeki insanlar, toprak kovanlarını koydukları Petek adı verilen küçük damlar yaparlar. Bu damların duvarı kerpiç, üstü ahşap ve çamurdandır. Damın ön tarafı, arıların rahatça çıkıp çiçekleri dolaşması için parmaklık biçimindedir. Küçük damın üstü önce merteklenir. Sonra meşe yaprağıyla örtülür. Üstüne samanla karılmış çamur atılır, loğlanır. Damın kenarlarına yağmur ve kar sularının içeriye akmaması için oluklar konur. Damdaki sular duvara vurmasın, içeriye akmasın diye sivik uzun tutulur. Damın arka tarafında bırakılan kapı, arıya ve kovana müdaheleyi kolaylaştırmak için konur.
Karakovan adı verilen toprak kovanlar, bir karış enliliğinde örülen yuvarlak sepetin samanla karıştırılan çamurla sıvanmasıyla yapılır. Kovanın uzunluğu bir-bir buçuk metredir. Kovanın ön ve arkasına ahşap, sökülüp takılabilen yuvarlak kapaklar konur. Ön kapağın alt kısmında başparmak kalınlığında arıların işleyebileceği bir delik bırakılır. Bu delik kışın balmumu ile kapatılır.
Bal hasatı, kovan hiç bozulmadan, arıları huzursuz etmeden, yuvarlak toprak kovanın arkasındaki kapak açılarak içeri uzatılan ucu kancalı paslanmaz çelikten yapılmış malzemeyle, bal dışarı alınarak yapılır.
Bal yapımı sırasında arıya dışarıdan bal yapması için hiçbir katkı maddesi verilmez. Arının çiçeklerden topladığı, çiçek tozlarını salgılayarak kovana taşıdığı, tümünü kendisinin ürettiği bal doğal, hakiki baldır.
Ballık Deresinin suyu, İnönü Üniversitesi Yerleşkesine doğru akar. Sabah güneşin ilk ışıkları, Halikan’ın üstünden Ballık Deresine vurur. Sanki arılara “Ne yatıyorsunuz tembeller? Kalkın, çalışın!” dercesine seslenir.