Ahmet Yesevî, Kazakistan’ın Çimkent yakınlarındaki Sayram köyünde, 1093’te doğar. 7 yaşında babasını kaybedince ablasıyla birlikte Yesi şehrine yerleşirler. İlk eğitimini burada Şeyh Arslan Baba’dan alır. 1120’de Buhara’ya göçer. Burada dönemin önemli âlim ve tasavvuf üstadı Şeyh Yusuf Hemedanî’den aldığı dersler ile Orta Asya’nın en tanınmış şeyhlerinden biri olur. Yusuf Hemedanî’den sonra posta oturur. Bir süre bu görevi sürdürür. Daha sonra yerini Abdülhalik Gucdüvani (1103-1179)’ye bırakarak Yesi’ye dönüp Yesevîyye Ocağını kurar. Bu ocak, Asya’dan Anadolu’ya, Ortadoğu’ya göçen Türkmen obalarını yönlendirmek üzere yetiştirilen dervişleri obaların içine yerleştirir. Bazen aynı topluluğun arasından eğittikleri kimseleri, göçenlerle birlikte, onlardan biri olarak gideceği yere gönderirler.
Ahmet Yesevî Ocağı, Anadolu’yu fethe hazırlamak üzere yetiştirdiği öğrencilerini Anadolu’da farklı bölgelere ulaştırır. Bu dervişler gidip yerleştikleri her yerde dergâhlarını kurar. İnsanların etnik yapılarına, dini inançlarına bakmadan maddi manevi yardımlarını esirgemeden gönüllere girerler. Zaviyeler çevreye sağlık, eğitim hizmeti verirken yörede yaşayanlara da el becerisi ve zanaat öğretirler. Kavgadan, nizadan uzak durarak muhabbetle insanların dostluklarını kazanırlar.
Anadolu’da Hoca Ahmet Yesevî Ocağına bağlı Hacı Bektaş-ı Veli, Sarı Saltuk, Osman Bey’in kayınbabası Şeyh Edebali, Anadolu Ahiliğinin Pirî Ahi Evren, Tabduk Emre, Yunus Emre, Orhan Gazi’nin mürşidi Geyikli Baba gibi erenler görevlendirildikleri yerlerde topluma yol gösterirler. Coğrafyaya ışık tutup başlattıkları Anadolu Tasavvuf Hareketi’yle insanları aydınlatırlar.
Ahmet Yesevî, öğretisini ehl-i beyt sevgisi üzerine kurar. Yesevîlik, bir Türk sûfi tarafından kurulan ilk büyük Türk tarikatıdır. Hâcegâniyye tarikat hareketi ise Malatyalı Abdülhâlık-ı Gücdevânî el-Malatî’nin başlattığı ikinci büyük tarikat hareketidir. Yesevî Ocağı, 12 ve 13. Yüzyıllar boyunca göçlerle önce Anadolu’nun daha sonrada Balkanlar’ın Türk yurdu olmasında çok etkili olan İslâmî bir Alperen hareketidir. O yıllarda Türkçe anadil, Arapça bilim dili, Farsça ise edebiyat dili idi. Yesevîlik, İslam dinini günlük hayata uygularken Türkçeyi kullanmıştır. Dergâhta Kur’an dili elbette Arapçadır. Ancak dergâhta Türkçe konuşulur, dualar herkes anlasın diye Türkçe edilir, sözleri ve sohbetleri Türkçe yapılırdı. Bu nedenle Yesevilik Türkler arasında çok çabuk yayılır. Yesevî çizgisindeki dergâhlar, insanlarla dolar taşar. Ahmet Yesevî Ocağına bağlı dervişler ve erenler gittikleri her yerde hoş karşılanır, itibar görürler.

Allah ve peygamber sevgisi, fakir ve yetimleri koruma, İslâmî kurallara uyma, güzel ahlâk, nefs ile mücadele, kendini eleştirme, ölümü düşünme, zikir, Yesevî dergâhlarında tavizsiz yapılan uygulamalardır. İnsanlar arası güzel ilişkiler, aile içindeki davranışlar, akrabalar ve toplum arasındaki tavırlar, dergâhta verilen eğitim ile dervişlere kazandırılırdı. Böylece yeni yurtlarda yerleşik hayata geçilirken sosyal düzen de kuruluyordu.
Sözlü kaynakların yörede anlattığına göre, Ahmet Yesevî’nin kayınbiraderi olan Âşık Sultan (Büyük Said),Arapgir, Kemaliye, Çemişgezek bölgesine irşad için gönderilir. Zaviyesini Arapgir’de kuran Âşık Sultan, kısa zamanda yörenin hem dini lideri, hem de siyasi yöneticisi konumuna gelir. Oğlu Şeyh Hasan Bey, babası adına Arapgir’de mescit imar edip daha sonra zaviyeye dönüştürür. Burada aynı aileden gelen birçok devlet yöneticisi, cami, imarethane, dergâh yaptırır. Bu yapıların çoğu halen hizmet vermektedir.
Hoca Ahmet Yesevî Ocağında yetişip Anadolu’ya gönderilen Âşık Sultan’ın Arapgir’de oluşturduğu kültür ikliminde yoğrulan aile bireyleri, devlet için önemli ve başarılı hizmetler yaparlar. Anadolu’nun Türk İslam beldesi olmasında bu ailenin ve kurdukları zaviyenin büyük emeği vardır.
Büyük Said Hoca (Âşık Sultan), Arapgir ve çevresinde Yesevî dergâhını kurduğu gibi Ahi teşkilatının da yörede kök salıp yerleşmesini sağlar. Anadolu’nun bu bölgesinde 12 ve 13. Yüzyıllarda başlayan Ahi teşkilatlanmasının temelleri Ahmet Yesevî Ocağı tarafından görevlendirilen Âşık Sultan ve onun ailesi ile dervişleri tarafından gerçekleştirilir. Usta çırak ilişkisi çerçevesinde zanaatkâr yetiştiren ahi teşkilatı mensupları, günlük hayatlarında çarşı pazarda esnaflık yaparlar. Zanaatlarını icra eder, üretirler, aynı zamanda bildiklerini çıraklarına öğretirlerdi. Ahiler, yurt savunmasında ve seferde ise ön cephede iyi birer askerdiler. Haftanın belli akşamlarında dergâhta toplanır, ibadetlerini yapar, sohbet ederler. Böylece Arapgir ve çevresinde güçlü bir örgütlenme oluşturan Âşık Sultan ile yakınları bu coğrafyada örnek bir İslam beldesi imar ederler. Arapgir, huzurlu, bereketli ve sakin bir şehir olarak bölgenin merkezi olur.
Arapgir, tarih boyunca Romalıların, İlhanlıların, Akkoyunluların, Selçukluların, Danişmendlilerin hâkimiyetinde kalan önemli bir coğrafyanın merkezidir. Ahmet Yesevî’nin kayın biraderi Hoca Büyük Said (Âşık Sultan) ise bu bölgeye yüzlerce yıl etkisi sürecek olan tekke üretim sistemini kazandırmıştır. Tekke üretim modelinin etkisi günümüzde bile Arapgir esnafında yaşamaya devam etmektedir.
Oğlu Şeyh Hasan Bey, onun adına mescit ve zaviye oluşturup, ilim dergâhları kurar. Aile Bayat boyuna mensuptur. Arapgir’de yöneticilik yapan Hasan Bey’den sonra aile bireylerinden Büyük Cafer Paşa ve torunu Koca Ragıp Paşa, İstanbul’da sarayda yetişerek Sadrazamlık makamına kadar yükselmiş önemli şahsiyetlerdir.
Hoca Büyük Said (Âşık Sultan), bu topraklarda Yeseviliğin ve Ahiliğin tohumlarını atmıştır. Bu gelenekte yetişen her ahi, dürüst, yardımsever, yiğit, harama el uzatmayan, sabırlı, yalan söylemeyen, hayat tarzı ile herkes tarafından benimsenmiş bir kişiliğe sahiptir. Zaman içerisinde gönüller kazanan bu hayat felsefesi ticari, askeri, eğitim alanlarında etkili olmuştur. Bu sistem, Selçukluların ve Osmanlıların Anadolu’dan dünyaya hükmeden sistemlerinin temelini oluşturmuştur. Yesevî dergâhını Arapgir’de kurup teşkilatlandıran Âşık Sultan, Asya’nın ortalarından göçüp gelen obaların kurdukları kültür ve medeniyetle bu topraklarda kalıcı olacaklarını adeta cihana ilan etmiştir.
Sıraladığımız özellikleri bünyelerinde taşıyan ahilerin oluşturduğu sistemin insan tipi, toplumsal hayatta ticari ve sosyal buhranlar yaşaması söz konusu değildir. Dünyamızın, her geçen gün ahlaki ve ticari krize girip kirlendiği zamanımızda bireyin ve toplumun sıkıntılarından kurtulabilmesi için gönül adamı olan erenlere, onların üretim sistemine ihtiyacı vardır.
Anadolu’nun Türk ve İslam beldesi olmasında en büyük hizmet, Selçuklu döneminde başlayıp Osmanlı’da zirveye çıkan vakıf tekkelere aittir. Yörede “Vakıf Hareketi”nin temeli de yine Yesevîye Ocağında eğitimini alıp gelen Âşık Sultan’a dayanır. Vakıf yoluyla hanlar, hamamlar, şifahaneler, imarethaneler, eğitim kurumları yapılarak insanların her türlü sosyal ihtiyaçları karşılanmıştır. Bütün bunlar Asya’nın derinliklerinden gelen göçerlerin Yeseviye tarikat hareketi sayesinde şehirleştirilmesiyle Anadolu’yu kendilerine yurt etmeye kararlı olduklarının göstergesi olmuştur.
Muhyiddin-i Arabî’nin Malatya’da kaldığı sürece her yaz Göz Deresi’nin serinliğinde Yesevî Ocağı’nın zaviyesinde hafızlara icazetname vererek bu ailenin şeref misafiri olduğu bilinmektedir. Muhyiddin-i Arabî, Arapgir’de halk arasında uluların sohbetinde daima rahmetle yâd edilir.
Bu maya Arapgir’in bölgesinde tümüyle bilinen ve uyulan erdem yolcularını bağrından çıkarıp İstanbul’u (Kostantiniyye’yi)da etkiler. Fatih İlçesi’nde Koca Mustafa Paşa Mahallesini kuran paşa bu kökten gelmektedir. İlim ve cesaretiyle, mayasındaki devlet adamlığının etkisiyle öne çıkan Büyük Cafer Paşa,1453’te İstanbul’un Fethinden sonra aynı ailenin evladı olarak Sadrazamlık makamına kadar yükselir.
Büyük Cafer Paşa, aldığı vakıf terbiyesi ile dedelerinin mayasının mekânı olan Şeyh Hasan Bey mescidini güncelleyerek o döneme ait tipik mimari örneği olan minareyi dedelerine hürmeten inşa ettirir. O günden itibaren Cafer Paşa Camii olarak anılmaktadır. Aynı dönemde cami altındaki dere geçişine de taş bir köprü yaptırır. Bu köprü günümüzde halen kendi adıyla anılır. Yine Bayat boyuna mensup aynı ailenin Osmanlı sarayındaki çocuğu Koca Ragıp Paşa, daha sonra sadrazam olmuş kendi ismiyle anılan birçok vakıf eserini İstanbul’a kazandırmıştır.
Cafer Paşa Camisi 800 yıl önce inşa edilmiştir. Görüldüğü gibi Ahmet Yesevî’nin kayınbiraderi Âşık Sultan(Büyük Said), hizmet eri olarak Yukarı Fırat havzasında yerleşmiş, Arapgir’i büyük bir ilim ve sanat merkezi yapmıştır. Bu coğrafya, İlhanlı ve Danişmentli Beyliklerini bağrında kurmuş ve yeşertmiştir. 1000 yaşına adım atmış olan Arapgir, Ulu cami ve vakfiyeleri ile Osmanlı’nın vakıf kültürünü oluşturacak sadrazamları yetiştiren bir merkez durumundadır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında şehrimizde yayımlanan Fırat Gazetesinin kurucuları arasında bulunan Sadık Bey de aynı ailenin yakınıdır. Kemaliye’nin Arapgir gibi Malatya’nın ilçesi olduğu dönemde Sadık Bey, toplumda etkili bir şahsiyettir. Soyadı kanunu çıkınca büyük atalarının önce Ahi teşkilatının başında olmasından ötürü “Ahi” soyadını alır. Sonra yeni kurulan devletin sosyal politikalarının rüzgârıyla soyadını “Eti” olarak değiştirir. Mehmet Sadık Eti (1895-14 Ocak 1957), Kemaliye Belediye Başkanı seçilir, 1946 yılında VIII. ve 1950’de IX. Dönem Malatya Milletvekili olarak görev yapar. Yöre insanına önemli hizmetler yapan ve yaşadıkları döneme damgasını vuran bu şahsiyetlere rahmet olsun.