6 Şubat depremleri yalnızca şehirleri değil, hayatları da yerle bir etti. O gece, Malatya başta olmak üzere 11 ilimizde binlerce insanın evi, işi ve düzeni altüst oldu. Biz gazeteciler ise o gün yalnızca haber peşinde koşmadık, aynı zamanda insanlığımızı da ortaya koyduk. Depremin birinci günü, haberin merkezi olarak Kent Konseyi binası seçilmişti. Ulusal ve yerel medya temsilcileri burada bir araya gelerek kimi ulusal kanallarına, kimi internet sitelerine haber geçmeye çalışıyordu. Ancak elimizde basılı gazete çıkarma imkânımız kalmamıştı. Çünkü başta bizim matbaamız olmak üzere, şehir içindeki küçük sanayi sitesinde bulunan birçok matbaanın damı çökmüş, makineler enkaz altında kalmıştı.

Basın İlan Kurumu'nun izniyle bir süre gazeteleri yayımlayamadık. Sonrasında haftada bir yayın yapabilecek duruma gelebildik. Bu süreçte basın camiası, yaşadığı maddi ve manevi kayıplarla depremden en çok etkilenen meslek gruplarından biri haline geldi. Bugün 2025 yılının Mayıs ayındayız ve hâlâ Malatya’da 21 metrekarelik bir konteynerde habercilik yapmaya çalışan gazeteci arkadaşlarımız büyük bir fedakârlıkla mesleklerini sürdürmeye çalışıyorlar. Yaralarımızı yavaş yavaş sarmaya, yeniden ayağa kalkmaya çalışıyoruz. Malatyalıların özgürce haber alacağı ortamın yok olmaması için elimizden geleni yapmayı sürdüreceğiz.

Deprem, yalnızca binaları değil, iletişim araçlarımızı da vurdu. Bilgisayarlarımız, internet bağlantılarımız, kullandığımız tüm teknolojik ekipmanlarımız enkaz altında kaldı. Herkes bir şekilde toparlanmanın, işine geri dönmenin yollarını aradı. Bu zor dönemde, gazetecilerin bu süreçten önemli dersler çıkardığını düşünüyorum. Daha iyi, daha olgun ve insani haberler yazabileceklerine, mesleklerini daha bilinçli bir şekilde yapacaklarına inanıyorum.

Deprem sürecinde gazeteci arkadaşlarımız sadece haber peşinde koşmadılar. Yardım kolilerinin dağıtımında görev aldılar, ilk günlerde enkazdan yaralı ve sağ kurtarılmayı bekleyenleri çıkarmaya çalıştılar. Gazeteci, bir yandan kendi mesleki sorumluluğunu yerine getirirken, diğer yandan insani ve vicdani görevini de üstlendi. Malatya basını, bu olağanüstü koşullarda nasıl habercilik yapılması gerektiği konusunda önemli bir deneyim kazandı. Sadece deprem değil, sel felaketi, yangın ve savaş gibi afetlerde de basının nasıl hareket etmesi gerektiğini öğrenmiş olduk.

Bu süreçte haber yazarken afetzedelerin duygularını zedelememeye, onurunu kırmamaya özen gösterdik. Çünkü böylesi felaketlerde haber yapmak, yalnızca bilgi aktarmak değil, aynı zamanda toplumsal duyarlılığı da korumaktır. Malatya’ya gelen ulusal ve uluslararası medya mensuplarına da yerel gazeteciler olarak hem rehberlik yaptık hem de şehrimizle ilgili doğru bilgi ulaştırmaya çalıştık. Ancak yine de Malatya’nın yaşadığı büyük yıkım, ulusal medyada yeterince yankı bulmadı. Depremden iki ay sonra bazı kamu görevlileri ve medya kuruluşlarının ancak Malatya’daki gerçek tabloyu fark ettiğini görmek acı vericiydi.

O günlerde Habertürk’ten Fulya Hanım’ın, karanlığa gömülen Malatya’nın görüntülerini ekrana getirmesiyle Türkiye’nin dört bir yanında yankı bulan tepkileri hatırlıyorum. İşte o an, Malatya’nın da bu felaketten ağır yara aldığını toplum fark etti.

Aslında bizler uzun yıllardır Malatya’nın depreme hazırlıklı olmadığını defalarca yazdık. Gazetemde ve sonrasında birleşen gazetelerimizde, toplanma bölgelerinin eksikliğini, deprem anında insanların temel ihtiyaçlarını nereden karşılayacaklarının bilinmediğini, yetkililere ve halka duyurmaya çalıştık. Ancak genellikle, okullarda yapılan tatbikatlar gibi göstermelik önlemlerle avunuldu. Oysa afetlerin gerçek yüzünü gördüğümüzde, yapılması gerekenin çok daha fazla olduğunu bir kez daha anladık.

Deprem sonrası gazeteciler olarak yalnızca haber yapmakla kalmadık, yeni inşaatların güvenliği, altyapı eksiklikleri gibi konuları da gündeme taşımaya çalıştık. Böylece kamuoyunda daha dikkatli ve duyarlı bir şehirleşme anlayışının oluşması için çabaladık. Öte yandan, deprem sonrası dijital gazeteciliğe yönelim hız kazandı. Aslında bu geçiş zaten başlamıştı. Ancak afet koşulları, dijital haberciliğin önemini ve gerekliliğini bir kez daha gösterdi. İletişim teknolojileri sayesinde dünyanın dört bir yanından haberlere ulaşabiliyor, farklı toplumların kültürlerini tanıyabiliyoruz.

Türkiye’de gazetecilik 1940’lı yıllardan itibaren ihtisas alanlarına ayrılmaya başladı. Spor, ekonomi, dış haberler, diplomasi gibi branşlarda uzmanlaşan gazeteciler yetişti. Şimdi ise bir deprem ülkesi olarak afet gazeteciliğinde uzmanlaşmış habercilere ihtiyacımız var. Toplumun sosyal ve ekonomik düzenini etkileyen felaketlerden sonra haberciliğin daha sağlıklı ve sorumlu yürütülebilmesi için, medya kuruluşlarının kendi bünyelerinde bu alanda eğitimli, deneyimli gazeteciler yetiştirmesi şart.

Türkiye’nin dört bir yanında yaşanan depremler bize bir kez daha gösterdi ki, bu topraklarda küçük ya da büyük deprem yoktur. Her sarsıntı bir felakete dönüşebilir. Gazeteciler olarak barınma yerlerimizin, çocuklarımızın okuyacağı okulların ve çalıştığımız iş yerlerinin depreme dayanıklı olup olmadığını sorgulamalı ve bu konuda işverenlerimizden taleplerde bulunmalıyız. Aynı zamanda afet bilincini kamuoyuna yansıtacak haberler yaparak toplumu bilinçlendirmek de bizim görevimizdir.

Bu felaket günleri bize yalnızca gazetecilik yapmayı değil, insan olmayı da öğretti. Şimdi daha güçlü, daha bilinçli ve daha duyarlı bir basın anlayışıyla yolumuza devam etme zamanı.