…Aşkâr Devzade

İnanışa göre, Hz. Âdem’le beraber Aşkar adında bir at yaratılmış ve ölümsüzlük suyundan içmiştir. Hz. Hamza, Battal Gazi, Sarı Saltuk gibi birçok din büyüğünün, özellikle savaşçı, alperen olan şahsiyetlerin atı olmuştur.

Aşkâr, hep var olarak bu büyük insanların en önemli yoldaşıdır. İslamiyet sonrası Türklerde, at üzerine söylenen efsaneler, İslami yönlerden de desteklenmiş, bunlara İslamiyet’in ruhuna uygun bir değer katılmıştır.

Aşkâr, anlaşılacağı üzere Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra çıkan efsanelerdendir. Aşkâr’dan önce benzer özellikleri olan, ayrıca Burak’a da benzetilen efsanevi at Tulpar vardır. Tulpar, hem yeryüzünde hem gökyüzünde yaşayan, kanatlı bir attır. Yunan mitolojisinde Pegasus’un benzeridir.

İslamiyet öncesi Türklerde, ata verilen manevi değer ve kutsiyet anladığımız kadarıyla İslam sonrası dönemden çok farklı değildir. Dönemin dinî, manevi anlayışı ve kavramlarıyla at, yine yüce bir varlık ve insana, neredeyse insanla bütünleşen bir dost olarak görülmüştür.

Gündelik hayatın, kültürün oluşmasında neredeyse insan kadar etkili bir gücü olan at, Türklerin tam anlamıyla fikrinde ve zikrinde yer etmiştir. Bazı Türk topluluklarında insanların atlarıyla beraber gömülmesi, kuvvetle muhtemel öte dünyada da yine atın insana yoldaşlık edeceğine, insanın menziline yine atla ulaşacağına olan inançtan gelir. [1]

Aşkâr Türk kültüründe Seyit Battal Gazi’nin atı olarak yerini alır. Şükrü Elçin, Türklerde atların doğuşuyla ilgili değerlendirmeler yaparken atların dört kaynaktan doğduğunun altını çizer. Bunlar: Gök menşeli, rüzgâr menşeli, mağara-toprak ve su menşeli olmak üzere dörde ayrılır.

Battal Gazi Destanında Malatya Serdarı ve Battal Gazi’nin babası Hüseyin Gazi’nin avda yakalamak istediği bir geyik, mağaraya kaçar. Hüseyin Gazi atından inip mağaraya girer. Bir iki adım ileri yürür. Eğeri ve dizgini üzerinde sarı bir at görür. Atın önünde yere çakılmış bir süngü, bir yanında asılmış büyük bir topuz bulunmaktadır. Hüseyin Gazi, onu görünce şaşırır ve hayran olur. Bu at acaba burada ne dolaşıyor, diyerek onu yakalamak için ileri atılır. At önüne gelerek bir çifte sallar. Hüseyin Gazi geriye çekilir. Onu yakalamak için epeyce çaba gösterir. Fakat yakalayamaz. Mağaranın derinliklerinden bir ses duyulur:

-Ya Aşkâr, sakin ol seni Hak Ta’ala Cafer’e gönderdi ki gele yeryüzünde gazalar kıla. Âlemi küfür karanlığından kurtara. Ol yiğide muti ve münkat ol! der.

At bu sesi işitince bir yerde durur. Hüseyin Gazi çevresine bakınır hiç kimseyi göremez. İleri yürüyerek atın yularını eline alır. Üzerinde ‘Bu süngü senindir’ yazılı aleti yerden çekip çıkarır. Bir tarafında da Âdem peygamberin iki bölük saçı, Davut peygamberin zırhı ve İshak peygamberin çukalı (savaşta atlara giydirilen zırhlı örtü), Hazreti Hamza’nın da silahı hazır durmaktadır. Hüseyin Gazi sevinir. Cafer’e verilecek emanetleri bir bohça içine koyar. Kendi atına binerek Aşkâr’ı yedeğine alır. Malatya’ya doğru yola çıkar.

Yolda giderken kendi kendine:

-Ya Rab, bu Cafer Kimdir? Bunun gibi at ve aletler ona gönderile diye düşünür. Uykusu gelir, attan aşağı iner, atı bir ağaca bağlar ve yatıp uyur. Düşünde bir pîr görür. Pîr, Hüseyin Gazi’ye:

-Ya Hüseyin! Sana müjdeler olsun ki Cafer senin oğlundur. Ortaya çıkmasına ve Rum’u tamamen Müslüman etmesine az kaldı der. Hüseyin Gazi uyanıp şükür secdesi kılar. Atına binip hızla Malatya’ya doğru yol alır. Şehre varır.

Aradan bir süre geçtikten sonra Cafer doğar. Tevabil, Cafer’in doğduğunu müjdeler. Bu sırada Emir Ömer ile birlikte olan Hüseyin Gazi, usturlap ilmini iyi bilen Emir Ömer’e,  Cafer’in yıldızına baktırır. Emir Ömer Cafer’in talihini gayet parlak görür. Hüseyin Gazi’ye:

-Oğlun iyi ve dindar bir pehlivan olacak Rum’un tamamını Müslüman edecek. Hiç kimsenin yapamadığı pehlivanlıklar gösterecek. Bunun adı Cafer olsun der. Dua yazıp verir. Bunu çocuğun başına bağlamasını ister. Hüseyin Gazi, Malatya’nın beylerini ve ayanlarını toplayarak üç gün yemek verir.

Sultan Alparslan ve Ak At

Sabahın serinliği devam ederken, Türk karargâhında boru sesi bütün Selçuklu ordusunu tatlı uykusundan uyandırdı. Boru sesine bütün küheylan atlar da uyanmış, çayırlara yayılmak için kişniyorlardı. Ak tulgalı beyler, tunç miğferli kılıç erleri çadırlarından çıkarak atlarının yanına gittiler.  Askerler atlarına,  atlar ise sahiplerine sanki âşık. Kişneme sesleri her tarafı inletti. At ne sevimli ve vefakâr bir hayvandır. At, Türk’ün en sadık yoldaşıdır. Türksüz at, atsız da Türk olamaz! Dünyaya atı tanıtan Türkler olmuştur. Dünyanın ilk süvarileri Türklerdir.

Atına yaklaşan her asker atını okşuyor, boynuna sarılarak öpüp kokluyordu. Bu sevilmeden zevk alan atlar da sıçramalarıyla karşılık veriyorlardı. Atını alan yem vermeğe gidiyordu.

Tarih 26 Ağustos 1071 günlerden Cuma sabahı.  Alparslan, her askeri gibi sabahın serinliğinde ilk iş olarak, Ak Atının bakımını yapmaya gider. Sultan Alparslan Malazgirt Ovasında büyük savaşa kendisini hazırlarken atını da en az kendisi kadar önemser. Atının yelesini düğüne gider gibi renkli iplerle örer. Onu kaşağılar. Sever. Okşar… Kuyruğunu topuz yapar. Geminden eyerine, nallarından üzengisine tüm koşumlarını özenle gözden geçirir. Onu hiçbir seyise güvenip teslim etmez. Atı ile kendisi arasındaki duygusal bağları iyice sağlamlaştırır. Böylece bineğini de savaşta en verimli sonucu alacak hale getirir.

Karargâhın güzel sesli müezzini Malazgirt Ovasını Cuma namazına davet eden ezanı okurken Süphan Dağı’nın vadileri sessizce dinliyordu. Bütün askerler ak çadırlarından çıkarak abdest aldılar. Sonra saf saf dizildiler. Sultan Alparslan, imamlık makamına geçti. Cuma namazını kılmak için tüm ordu O’na uydu. Cuma namazı bittikten sonra askerler harp safına geçtiler. Mızrak, yay, ok, kalkan ve kılıçtan sanki bir orman oluşmuştu.

Alparslan, gelinlik kız gibi süslenmiş görkemli Ak Atını okşayıp rahatlattıktan sonra sol üzengisine basıp gümüş işlemeli eyere oturdu. Ovaya yerleşen ordusunu her birini kucaklarcasına süzdü. Atının yelesini sağ eliyle sıvazlayarak askerin en önünde yerini aldı.

Sultan Alparslan, okunu ve yayını eyere asıp eline harp kılıcını ve kalkanını aldı. Alparslan, beyaz bir elbise giymiş, üzerine kokular sürmüştü. Sonra askere dönerek:

-Eğer mağlup olursam, bu beyaz elbise şehitlik kefenim, Malazgirt de bana mezar olsun! dedi. Askerlerini coşturan bu konuşmadan sonra Ak Atını düşmanın üstüne sürdü.

Tarihin şahit olduğu bu olayda, bir Türkün atıyla nasıl özdeşleştiğini görmek mümkündür.     

 

 

 

[1] https://www.gzt.com/nihayet/gercek-ve-efsane-arasinda-atcilik-3530766