…Sultan Yıldırım Bayezid ve Atı Yıldırım

         Türk kültüründe atın önemi çok büyüktür.  Kaşgarlı Mahmut, “At Türk’ün kanadıdır” der. Dil, kültür ve edebiyatımızda atlarla ilgili pek çok deyim, atasözü, özdeyiş, efsane, masal, hikâye bulunmaktadır. At binicisine göre kişner, atın ölümü arpadan olsun, at binenin kılıç kuşananındır, at ölür meydan kalır yiğit ölür şan kalır… İlk akla gelen atasözü örneklerimizdir.

Atların doğuşlarıyla ilgili birçok efsane anlatılır. Türk Milletinin hayal gücünden doğan bu efsanelerde atların doğuşu dört kaynağa dayandırılır: Gök Kaynaklı Atlar, Rüzgâr Kaynaklı Atlar, Toprak Kaynaklı Atlar, Su Kaynaklı Atlar. Yıldırım Bayezid’in atı rüzgâr kaynaklı atlardandır. Tarih boyunca önemli kişilere verilen en değerli hediye at olmuştur. Şair ve yazarlarımız da ata seslenen birçok eserler vermişlerdir.

            Türk ve İslam âleminin en mümtaz ve en kahraman hükümdarlarından olan Bayezid Han, daha babası hayatta iken gelecekte büyük bir devlet adamı olacağını göstermişti. Savaşlarda yıldırım hızıyla düşmanına saldırır, onları yok ederdi. Karakter itibariyle son derece sert olduğu bilinen Bayezid Han, azim ve irade sahibi, cevval, çok cesur bir kumandan ve devlet adamıydı.

Niğbolu kalesi, Balkanlarda önemli bir Türk garnizonuydu. Kaledekilerin çoğu Türk’tü. Kale çok sağlamdı. Erzak ve silah boldu.  Bu kadar kalabalık bir Haçlı ordusuna karşı koymaları zordu.  Kale kumandanı Doğan Bey, Bayezid Han’ın çocukluk arkadaşı ve Sultan Murad’ın en iyi kumandanlarındandı, Kalede iyi bir disiplin kurmuştu. Kaleyi kuşatan Haçlılarda ise büyük bir disiplinsizlik vardı. Birbirlerinin dillerini bile anlamıyorlardı.  Emir komutaya itaat etmiyorlardı. Bayezid Han’ın ordusundan haber almamaları onlara güç veriyordu. Kalenin etrafında içki içip eğleniyorlardı.

İki hafta böyle geçer. Bu sırada Yıldırım’ın yaklaşmakta olduğu haberleri Haçlılara gelir. Kendi ordularının kalabalık oluşuna güvenerek bu habere inanmazlar. Haçlılarda, Yıldırım’ın Memlük Sultanı’na sığındığı düşüncesi ağır basıyordu. Yıldırım ise yaz aylarında ordusunu büyük bir meydan savaşına hazırlamıştı. En seçkin alayları yanına almış, Balkanlar’da birçok kaleyi güçlendirmişti. Bayezid Han’ın ordusu olanca görkemiyle ilerliyordu.  Yıldırım, ordusuna şöyle seslendi:

-Vezirlerim, kumandanlarım, gazi yiğitlerim! Düşman gurur içindedir. Sayısı çoktur. Fakat bizim imanımız vardır. Hakk’ın inayetine güveniriz. Ama düşmanı gafil bastırmak gerektir. Şimdi düşman, daha bizim çok uzaklarda olduğumuza güvenerek gaflet içinde olsa gerektir. Gayret sizden... Dinlenmeyi, rahatı kendinize haram edeceksiniz. Aç, susuz kalabiliriz, uykusuz da kalabiliriz. Fakat en kısa zamanda Niğbolu önüne ulaşmamız şarttır.

İki gün içinde Niğbolu’ya yaklaştılar. Akşam üstü mola verildi. Herkes çadırına çekildi. Orduda büyük bir sessizlik hâkimdi.  Yıldırım Han,  çadırından dışarıya çıktı. Atının getirilmesini emretti. Muhteşem beyaz atı gecenin karanlığında nur gibi parlıyordu. Atına binerek karanlıklar içinde kayboldu. Bembeyaz bir ata binmiş Sultan Bayezid… At, at değil, kanatlı kuş. Kartala sen uçma, ben uçayım. Yıldızlara gökten siz akmayın ben akayım, der.

Sultan Bayezid, atı Yıldırımı çılgın gibi sürüyordu.  Gecenin karanlığında at üstünde Bayezid, yıldırım hızıyla ilerliyordu.  Böylece dereleri, tepeleri aştı, Sonunda Niğbolu Kalesi göründü.  Tarihte görülmemiş bir olay gerçekleşiyordu. Adı Yıldırım olan at, binicisi Sultan’a kendi adını veriyordu. Sultan Bayezid, Haçlı ordusunun üstünden atıyla uçarak surların önüne geldi. Gecenin karanlığını yırtarcasına seslendi:

-Bre Doğan! Bre Doğan!

Doğan Bey, Yıldırım Bayezid’i sesinden tanıdı. Bayezid Han’ın kale surlarının önünde olduğunu anladı. Yıldırım, biraz daha dayan diyerek geldiği gibi karanlık gecede görünmez oldu. Bu sesleniş aylardır kale savunması yapan yorgun askerlerin maneviyatını yükseltti. Doğan Bey:

-Hünkârım, meraklanma kaleyi bir yıl daha savunuruz! der. Yıldırım, çadırına dönünce bu durum Osmanlı ordusunun moralini zirveye taşır. Bayezid, bir kez daha cesaretini ve üstün becerisini ortaya koymuş olur.

Köroğlu ve Kır At

Türkler arasında çağlar öncesi dönemlerden günümüze kadar yaşadığını gördüğümüz inanış, destanlara da yansır. Bazı destan kahramanlarının atları bu soydan gelmektedir. Köroğlu’nun ünlü atı, Kır At da su menşeli atlardandır. Erzurum’da Bin Göl’den bir yıl doru, bir yıl kır olmak üzere çıkan birer aygırın dalaba gelen kısrakları aştığı (döllediği) söylenir. Bu aygırların tayları en makbul atlardır.

Yörede anlatılan efsaneye göre çobanın biri güvercin avlar. Yakındaki gölün kıyısında boynunu koparıp tüylerini yolmaya başlar. Güvercin gölün suyuna değince canlanır, uçup gider. Çoban önce afallar, kendine gelince doğruca köyüne koşar. Olanları köylülerine anlatır. Köyün akil insanları, bu gölün suyu ab-ı hayattır, diyerek ölümsüzlüğe ulaşmak için göle koşarlar. Göle ulaştıkları zaman, bir gölün yerinde bin göl görürler. Ab-ı hayatın hangi gölde olduğunu bir türlü bulamazlar.  Yörede anlatılanlara göre Kır At, göl bir iken sudan çıkan kır bir aygırın döllediği kısraktan doğmuştur.

Köroğlu, bir savaşta çarpışırken ağır yaralar alır. Güçsüz kalarak Kır At’ın üzerinde kendinden geçer. Kır At, Köroğlu’nu Bingöl Dağları’ndaki bir mağaraya getirir. Yaralarını yalayarak iyileşmesini sağlar.

Kır At’ın doğumu gibi kayboluşu da bir sırdır. Anlatılara göre Kır At Ashab-ı Kehf mağarasına girerek sonsuzluğa ermiştir. Bazı kişiler ise Kır At’ın ölümsüz olduğunu vurgulayarak her yıl yeniden pazarda satıldığını anlatırlar. Pazardan at almaya gidenler özellikle Kır At seçerler. Belki Kır At bana rastlar diye.