Günyüzü ile ilk bakıştığında gözleri kamaştı. Dere yatağında usul usul yola giderken yürümeyi öğrendi. Cıvıl cıvıl köpürerek akıyor, neşeyle oynaşıyordu. Her darlığın bir ferahlığı olur. Karabük’ü geçince darlıktan kurtuldu. Rahatlayınca düzlüğe yayıldı. Duruldu… Dinlendi… Onu rahatlatan düzlüğü, o da karşılıksız bırakmadı. Her yanını yemyeşil bezedi. Güzellikler saçtı. Yeni tohumlar, yeni evlatlar verdi ovaya.
Kaynarca düzlüğünü geçince önüne Karacehennem boğazı çıktı. İnişli yokuşlu dar boğazda delirdi körpe su. Ne edeceğini bilemedi. Yürüyeceğine koşuyor, akacakken havalara sıçrıyor. Sanki terliyor, köpük içinde kalıyordu. Onu görenler delirmiş bu, sağı solu yıkacak diye düşündüler. Çevreye zarar vereceğine “doğma, doğma” dediler. Sonra söylene söylene “Tohma” oldu.
Tohma! Eyyy Tohma… Kaç koyun kuzu, kaç keçi oğlak suladığın otlaklarda yayıldı. Susuzluğunu giderdi suyundan. Kaç kısrağın doğurduğu tay kişneyince yeri göğü inleten küheylan oldu. Çevrende kurulan obalarda Dedem Korkut, boy boyladı, soy soyladı. Nice Boğaçlar güreşti senin besleyip büyüttüğün çayırlarda. Tersakan’da hala duruyor atının nal izleri Dirse Han’ın. Sofular’da, Göğebakan’da, Yassıbel’de, cenk naraları yeri göğü inletiyor. Leylek Baba, bize vatan kıldığın coğrafyayı bekliyor, Leylek Dağı’nın tepesinde. Hani kısrağının doğurduğu altın sarısı küçük tayından ötürü Kuluncak adını verdiğimiz cennet köşesi var ya, yemyeşil. Tohma hayat veriyor onlara. “Çoğalın, çoğalın” diyerek çağıldayıp akıyor.
İlahi emirle cümle âlemi doyurmak için doğup emeklemeye başladığın, yürüdüğün yaylalara Sarıkızlı, Ziyellili, Karaçayırlı, Karınçalıklı atını, katırını, sığırını beslenip semirsin güçlensin diye yaylıma bırakmıyor mu? Tohma’nın göz kulak olduğu canavarın, kurdun, yırtıcı kuşun yan gözle bakamadığı o hayvanlar… Yiğit Tohma’nın koruyuculuğuyla Dedem Korkut’un duası ve koyduğu yasayla kardeş gibi yaşamadılar mı?
Akarak gidip başka suya dökülemeyen su, çoğalamamış kendi nesli yok olmuş, bahtı kara garip bir sudur. Tohma’ya doğma deseler de doğmuş, çılgın bir delikanlı olup çıkmış. Âdem’den bu yana babadan oğullar doğar. Bir babadan birçok evlat olur. Su öyle mi ya? Pınarlar, gözeler, dereler, nehirler bir araya gelir babalar doğar.
Durmadan usanmadan koşarcasına Darende’ye, zaviyeye kavuşmak istiyordu. Toprakları yardı. Kayaları oydu. Bazı zaman hırslandı. Bazen homurdandı. Gece demeden gündüz demeden yorulma nedir bilmeden yürüdü. Kayalardan atladı. Çakıllar bir yerine batmasın diye zıpladı. Omuzlayıp dağları öteledi. Kayaları oyup yol yolak açtı. Bir an önce Somuncu Baba’nın dizinin dibine varıp onun hayır duasını almak istiyordu. Başını taştan taşa vursa da kafası gözü yarılsa da bu yoldan dönmedi Tohma. Çıktı er meydanına dağları yıktı. Kırılmaz, delinmez denilen kayaları Ferhat misali delip geçti. Çağlayarak kendini yardan aşağı bıraktı. Ak ak köpük oldu. Hiçbir kiri pası kabul etmeden berrak, bembeyaz buluttan yeni akmışçasına Somuncu Baba’nın kapısına vardı.
Tohma, koca koca kayaların arasından süzülerek, köpürerek döküldükçe zaviyenin bahçesine serinlik çöktü. Mis gibi toprak, çiçek kokusu sardı dağı, bağı. Başını taştan taşa, kendini kayalara dağlara vurarak Hakk yolunda yürüyen Tohma, zaviyeye girer girmez, deldiği kuyularda balık kisvesinde göründü gelmiş geçmiş dervişler. Tohma onları, onlar da Tohma’yı selamladı dervişçesine: Huu! Tohma, yeryüzünde görülmeyeni gördü. Aldı selamları gönül tahtına koydu.
Etraftakiler ne hediye getirdin bu Hakk kapısına demeden suladı otu, ağacı, kurdu, kuşu, börtü böceği. Suya kandırdı hepsini. Doyurdu cümle âlemi. Besmele çekip girdi dergâhtan içeri. Olmadan Yunusleyin, himmet diledi Somuncu Baba’dan.
Huşu içinde ibadetini yaptı. Sessiz sakin dua eyledi kendisine, cümle âleme. “Allah’ım benim fıtratımdan sel olup yakıp yıkmayı al! Yeryüzüne bolluk bereket dağıtma gücünü ver bana. İnsanoğluna, bitkiye, böceğe, kurda, tilkiye, uçana sürünene benden su içmeyi nasip eyle” diye yalvardı.
Zaviyeden daha yeni çıkmıştı ki himmetin işaretini gördü Tohma. Ortasından fışkırdı Kudret Suyu. Oldu Kudret Gölü. Şifa dağıttı gelene gidene, Dergâha, Tohma’ya selam verene. Buz gibi suyun içinde kaynayan sımsıcak su, mucize değil de neydi?
Çevresinde gaza ederken şahadet şerbetini içen mücahitler ile Hakk erenlerini selamlayarak yürüdü. Medişeyh’in türbesinin eteğine yüz sürerek yoluna devam etti. O da hayır duasını esirgemedi Tohma’dan.
Dikkulak Dağlarından yola çıkan Balıklı Tohma, Kangal topraklarında Havuz Suyu ile birleşerek hızlandı. Diğer kardeş Tahtalı Dağlarından doğarak Darende boğazını geçip Hacılar mahallesinde zaviyeye doğru yöneldi. İki kardeş Yeşiltaş’ta buluşarak özlemlerine son verdiler. Kucaklaşıp büyük Tohma oldular.
Ulaştı Tohma Akçadağ düzüne, Yazıhan düzüne. Yüzünü dönüp Malatya’ya, ılgıt ılgıt bağrına vuran seher yelini önüne katıp koştu. Beydağı’nın eteklerinde görününce Malatya Ovası, Fırat’ı aradı gözleri. Tohma, himmet olarak aldığı bereketi ovaya bıraktı. Ağaçlar büyümedi fışkırdı. Dallarda çiçekler açtı. Meyveler bir daha tatlandı. İrildi. Sulandı. Orta Asya’dan Hoca Ahmet Yesevî ocağından bir erenin heybesinde getirdiği çekirdekler toprakla buluştu. Tohma aldığı himmetle suladı. Böylece Malatya Ovasını Cennet Meyvesi Altın Kayısı süsledi. Âlemdeki bütün renkler en güzel haliyle kendini gösterdi. Malatya Ovasında bayram var bayram…
Dağ, dere, tepe demez dolaşır Tohma. Çevreden görenler ne aradığını bilemez. Uzaktan bu telaşlı aranmayı izlerler. Amma bir anlam veremezler. Aslında Tohma kendini arıyor. Özünü bulmaya çalışıyor.
Ovanın doğusunda Fırat’ı görür. İçi içine sığmaz. Sevinç doldurur bağrını. Dar boğazlar, dağlar biter, ovaya iner Tohma. Halep’ten, Bağdat’tan gelip Payitaht İstanbul’a giden ipek yolunu geçebilmesi için Tohma’nın üzerine yapılan Kırkgöz köprüsünün altından akar. Az ileride Fırat’a kavuşur. Su, suyu arar. Yol üstündeki küçük sular akmadı mı Tohma’ya? Onlar aramadı mı Tohma’yı? Tohma da aradı sonunda buldu Fırat’ı. Anadolu ile İran, Irak, Mısır, Suriye yollarının birleştiği yer burasıdır. Yayladan çöle, çölden yaylaya gidenler burada selamlaşır.
Hasret gidermek için kucaklaşan Tohma ve Fırat, buluşmanın hazzıyla yollarına aşk ile devam ederler. Kömürhan’a varmadan İzollu düzlüğünde sohbete dalar tembelleşirler. Sanki akmıyor yatıyorlar… Ne Fırat uyur ne de Tohma. Onlara uyku yok. Ancak uyuklayabilirler. Durmaz, sakinleşir duraklayabilirler. Kıbleye doğru kol kola akar gider Tohma ile Fırat.
Somuncu Baba’dan almış dersini. Fırat’a karışıp Kerbela topraklarına yüz sürmeye gidiyor Tohma. Ehli kâmil, edepli, terbiyeli erbainden çıkmış derviş misali yürüyor. Her adım atışta daha da olgunlaşarak, şehitleri rahatsız etmeden varmaya çalışıyor menzile. Baba Fırat ile kol kola. Kerbela’da susuzluktan dudakları çatlamış şehitlere, su ulaştırma mutluluğuyla yere basmıyor, uçuyor.
Yüce kitabımızda ve hadislerde sözü edilen Cennet ırmağı Fırat’ımızın tatlı suyuna ulaşmak, o yolda onunla hem hal olup bizleri de oraya götürme müjdesiyle kuraklığı yok edip gönlümüze serinlik veren Tohma.
Tohma’dan yalnız su değil tarih de akar. Tohma’nın tarihi, yatağında akan sudan daha büyüktür. Dünya döner. Günler, aylar, yıllar geçer. Mevsimler değişir. Zaman sürekli hızlanarak akar, eskir. İnsanoğlu eskiyen zamana bakar durur. Tohma zamanla yarışır. O da yatağında hızlanır. Bazen çağıldayarak koşar. Bazen hoplayıp zıplayarak, yükseklerden atlar. Zaman mı hızlı, Tohma mı hızlı anlayamayız. Zaman mı yaşlanır, Tohma mı bilemeyiz. Bildiğimiz bir şey var o da Tohma’nın her yıl nevruzda gençleştiği.