…Savaş başlayınca Osmanlı askerleri, Fitilli muske ya da Gürleyen Demirler dedikleri çok ağır tüfekleri ilk kez bu savaşta kullandılar. Tüfeklerin ateşlenmesiyle Safevi ordusunda gedikler açılmaya başladı. Ordusunun bocaladığını gören Şah İsmail, kendi kumandasındaki sağ cenahla, Osmanlı sol cenahına hücum etti. Yavuz'un toplar zamanında ateşlenemedi. Yorgun ve bitap Rumeli askerleri, Şah İsmail'in zinde kuvvetleri karşısında yetersiz kaldı. Şah İsmail, o hız içinde Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa'yı öldürdü.

Yavuz Sultan Selim, durumu fark etmekte gecikmedi. Bir yandan topçularını harekete geçirirken öte yandan etrafındaki seçme yeniçerilerle Şah İsmail'in dönüş yolunu kesti. Osmanlı Ordusu'nun sol cenahı yok edilse de merkeze kumanda eden Yavuz ve sağ cenahın kumandanı Hadım Sinan Paşa, ustaca manevralarla Safevi ordusunu zor durumda bırakmışlardı.

Malkoçoğlu Ali Bey ve Malkoçoğlu Tur Ali Bey, Yavuz'dan aldıkları emirle yanlarındaki askerlerle beraber Şah İsmail'in üstüne yürüdüler. Ancak ikisi de hayatını kaybetti. Yalnız Malkoçoğlu Ali Bey, Yavuz'un kendine hediye ettiği çift namlulu piştovuyla Şah İsmail'e ateş ederek onu kolundan ve baldırından yaraladı. Bunun üzerine Şah İsmail'in seyisi Atçeken Hızır, Malkoçoğlu'nun arkasına geçerek onu öldürdü.

Savaş bir gün sürdü ve yenileceğini anlayan Şah İsmail, elinde kalan son kuvvetleri de Osmanlı ordusunun üstüne gönderdi. Daha sonra seyisi Atçeken Hızır'la kıyafetlerini ve atını değiştirerek firar etti. Atçeken Hızır, Şah İsmail'in kıyafetleri ve atıyla savaş meydanına gelerek "Şah benim." diye bağırmaya başladı. Osmanlılar tarafından esir alınan Hızır, o kargaşada firar etti.

Şah İsmail, savaşın sonunda Safevi ordusu dağılmaya başlayınca savaş alanını terk ederek Dergezin'e çekildi. Yavuz Sultan Selim ilk Safevi ordusunun geri çekilmesini hile zannetti ancak savaşın kazanıldığı anlaşılınca ordusuna dur emri verdi.  Böylelikle Şah İsmail, 1514’te Çaldıran Ovası’nda Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı Ordusu’na yenilmiş olarak tarihte yerini aldı.

Şah İsmail, geçen zaman içinde bugünkü Gürcistan topraklarında yaşayan aşiretleri egemenliğine alarak tekrar güçlendi. Safeviler ve Osmanlılar arasındaki çekişme, hâkimiyet mücadelesi uzun yıllar sürdü.

                                                          ***

Arapgir Şıhlar mahallesinde yaşayan Kadıgiller ailesine Şah İsmail, kızını gelin olarak vermiştir.  Şah İsmail,  bu kızından doğan torununa hediye olarak altın beşik gönderir. Bu rivayet Arapgir’de halk arasında halen anlatılmaktadır. Yöre halkı, O’nun bu akrabalığından dolayı bir zarar görmemiştir. Safevi Devletinin yıkılmasına kadar Şah İsmail’in Arapgir ve çevresinde yapmış olduğu bu ziyaretlerin etkisi, kurmuş olduğu bu akrabalık, O’nun ölümünden sonra da Anadolu’da Şaha bağlılığın güçlü bir biçimde devam etmesini sağlamıştır.  Hatta 1578-1579’da yeniden Anadolu’ya gelen tarikatın halifelerinden biri, Osmanlı Devletine karşı ayaklanmalar çıkararak Düzmece Şah İsmail olarak anılmıştır. 

Hatayî mahlasıyla şiirler yazan Şah İsmail,  çok sayıda Türkçe deyiş söylemiştir. Şiirlerinde Seyyit Nesimî’nin etkisindedir. Sade bir dil kullanmış ve hece vezniyle şiirler yazmıştır. Aruzla yazılmış ve Arapça Farsça şiirlerinden oluşan Hatayî Divanı da dönemin şiirlerine seçkin bir örnektir. Şah Hatayî, 16. Yüzyılın en önemli şairlerinden biri olarak gösterilir. Divanı dışında mesnevi türünde kaleme alınmış Dehname ve Nasihatname adlı iki eseri daha vardır.

Alevi-Bektaşi şairleri içinde Yedi ulu ozan arasında yer alır. Deyişlerinden birini aşağıda örnekliyoruz:

Kırklar meydanına vardım
Gel beru ey cân dediler
İzzet ile selâm verdim
Gel işte meydân dediler

 

Kırklar bir yerde durdular
Otur deyu yer verdiler
Önüme sofra kurdular
El lokmaya sun dediler

 

Kırkların kalbi durudur
Gelenin kalbin arıdır
Gelişin kanden beridir
Söyle sen kimsin dediler

 

Gir semâa bile oyna
Silinsin açılsun ayna
Kırk yıl kazanda dur kayna
Dahi çiğ bu ten dediler

 

Gördüğünü gözün ile
Söyleme sen sözün ile
Andan sonra bizim ile
Olasın mihmân dediler

 

Düşme dünyâ mihnetine
Tâlib ol Hak hazretine
Âb-ı zemzem şerbetine
Parmağını ban dediler

 

Şah Hatâyî’m nedir hâlin
Hakk’a şükr et kaldır dilin
Gıybetten kese gör dilin
Her kula yeksân dediler

 

Göldağı’nın bağrındaki renklere beyaz eklendi. Tepeler, koyaklar, yaylalar beyaz çarşaf örtündü. Artık ilkyazın sıcak günlerine kadar her yer bembeyaz… Yaylalar, dağlar sessizliğe gömülür. Dağlar ak dağlar… Beyazın sessizliği kulakları yırtarcasına çığlık atar: Karlı dağlar… Oy dağlar… Ak dağlar… Hak dağlar…

Ey Göldağı! Ayın, yıldızların, güneşin, göğün yerin sahibi… Bulutların, yağmurun, karın, dolunun, pınarların, derelerin, çayların, ırmakların sahibi… Toprağın, otun, çayırın, ekinin, ağacın, kurdun kuşun sahibi… Hepsi sana muhtaç. Sen onları besler, sen onları korursun.