Atmalı Çayı/ İnek Çayı Yeşilyurt’un üç beş kilometre ötesindedir. Çayın akanağı güneyden kuzeye doğrudur.  İnek Çayı,  çıktığı gözeden iki üç kilometre uzaklaşınca vadi genişler. Çayın kenarlarında büyük düzlüklerin çayırlıklarla kaplı olduğunu görürüz. Hayvanların otlatılması için burada güzel ve rahat ortam bulunur. Yeşilyurt tarafına düşen küçük derenin içerisinde yöre insanlarının  ‘Şaban Dede’ dediği bir ziyaret vardır. Çevresi oldukça yeşil, ailece oturup gezmek ve piknik yapmak için müsaittir.

Buranın birkaç yüz metre ilerisinde yığma bir tepe görürsünüz. Görenlere toprak yığılarak insan eliyle yapıldığını düşündürür.  Tepenin üstü düzlüktür. Düzlüğün batı yönü oldukça diktir. Sağı solu eşildikçe çanak çömlek parçaları çıkar. Bir kişinin kaldırmasının mümkün olmadığı büyüklükte, işlenmiş taşlarla yapılı duvara rastlanır. Bu yığma toprak tepenin adı Atmalı Kalesi’dir. Malatya çevresinde yapı malzemesi temel taş, duvar kerpiç, dam ahşap ve çamur olduğu için zamanla çökünce topraklaşır. Cumhuriyetin ilk yıllarında burada resmi olarak kazılar yapılmış. Define arayıcıları sağı solu kazmışlar. Ne buldukları bizce meçhul. Ama ortaya bir fırın, bir havuz çıkarmışlar.

Sürüsüyle Asi Pınar Yaylasından dönen Kıliflerin İbrahim’in dedesi, geceyi Yeşilyurt yöresindeki Atmalı Kalesi’nin yanında geçirir. Yaz günü hava güzel. Ortam dışarıda yatmaya müsait. Gece koyulaşınca sürünün çobanı ile davar sahibi uygun yere kepeneklerini serip uzanırlar. Gökyüzündeki yıldızları sayarken göz kapakları ağırlaşır, uyurlar.

Gecenin ilerleyen vaktinde, başlarını koydukları toprağın derinliklerinden gelen gürültüyle uykudan sıçrayarak uyanırlar.  Etrafı dinleyince gürültülerin kaleden geldiğini anlarlar. Hemen ayağa fırlayıp kaleye doğru yürürler. Kalenin güneybatı tarafındaki kapısından içeri girerler. Karanlıkta düşmemek için el yordamıyla buldukları duvarlara tutunarak usul usul yürürler. Az ötelerinde bir ışığın parladığını görürler. Az daha yürüyünce yüzlerine vuran ışık gözlerini kamaştırır. Başlarını yana çevirip ışıktan yararlanarak biraz daha giderler. Önlerine bir oda çıkar. Durur çevreyi kolaçan ederler.

Parlayan ışığın bu odadan geldiğini anlayınca oldukları yerde kalırlar. Tehlike olup olmadığını anlamaya çalışırlar. Odanın girişine doğru birkaç adım atıp içeriye bakarlar. Tam ortada bir beşik. Beşikte nur topu gibi bir çocuk. Sessizce yatıyor. Beşiğin yanında bir kadın ile kapkara bir adamın elinde kılıç durduğunu görünce cin çarpmışa dönerler. Geri çekilmek isterler kıpırdayamazlar. İleri adım atmak isterler atamazlar. Damarlarındaki kan çekilmiş,  heykel gibi kupkuru oldukları yerde kalmışlardır. İstemeye istemeye ışık saçan beşiğin etrafında olup bitenleri seyrederler.

Genç kadın beşikteki bebeğin yanına yaklaşınca ışık kaybolur. Elini beşiğe değdirince de kılıçlı adam kadına saldırır.  Kadın hemen geri çekilir. Beşikten yeniden ışık saçılmaya başlar. Bu durum sürekli tekrarlanır. Bunu izleyen iki arkadaşın ağzı dili tutulur. Konuşamaz halde işaret diliyle anlaşarak kendilerini güç bela dışarı atarlar. İçeride gördükleri iki kulplu tavayı almak isterler ama korkudan alamazlar.

Kaleden dışarı çıkar çıkmaz her ikisi de derin nefes alır. Birbirlerine sarılırlar. İstem dışı geriye dönüp kaçarlar. Göğe bakarlar seher yıldızı doğmuş. Yatmakta olan davarları kaldırıp toplarlar. Sürüyü önlerine katmalarıyla köylerine doğru yollanmaları bir olur.

Yöre halkı altın beşiğin bugünde yerinde durduğuna, güzel kadınla kara adam arasındaki hareketlerin durmadan tekrarlandığına inanırlar.