Kubbe Dağı, Halikân (Yaygın) kasabasından başlayarak yükselir. Tepesi bulutların üstüne çıkıncaya kadar göğün maviliklerine, yıldızlara, aya, ulaşmak için uzanır. Çevresinde yaşayan tüm insanlar, kanatlarının altında cem olsunlar diye biçimlenir, kubbeleşir. Uzaktan bakınca bir kubbeyi andırır. Adı böylece dudaklardan dökülür.

Malatya’dan Şiro Çayına, Pütürge’ye, Keferdiz’e ulaşmak için yola çıkanların yüreği cız eder. Kubbe Dağının adı ürkütür onları. Kış bastırınca Malatya’dan yola çıkanlar, Kubbeyi aşınca menzile ulaşacaklarına inanırlar. İster yaya, ister atla, ister araçla kıvrıla kıvrıla tırmanır yolcular Kubbe’ye. Kubbe’nin zirvesine ulaşınca artık Malatya, tümüyle gözlerinin önündedir. Bazen de bulutlar,  Kubbe’nin zirvesinin altında kalır. Zirveden çevreye bakınca bembeyaz bir bulut denizini görürsünüz.

Aslı öyle olmasa da kışın yurdu dağlar bilinir. Çünkü kışın ilk ziyaret ettiği mekân dağlardır. Hatta dağların en yükseği. En son terk ettiği coğrafya da dağların yüceleridir.

Hangi türküyü dinlesem uzaklara bakarak. Bir gökyüzünü, bir de ötelerde dağları görürüm. Kışın karlı, yazın sivri kayalıklarıyla Kubbe Dağı gözümün önüne gelir. İnsan bir dağın taşını toprağını, otunu çiçeğini, kurdunu kuşunu, kartalını yılanını gönlüne yerleştirirse O, dağı sever, dağ da O’nu.

Bir Pütürgeli ne zaman gurbetten sılasına dönse gözüne ilk ilişen mekân Kubbe Dağı’dır. Masalların dağı, hayallerin, umutların dağı. Heybetlidir, hofludur, görkemlidir. Hırstan, dünyadan, dünyalıktan uzak olmak, Hakk’a yakın olmak isteyenlerin mekânı Kubbe Dağı.  Malatya’dan Kubbe’nin zirvesine doğru çıkarken en sarp ve keskin dönemeçte eşkıyaların pusuya yattığı kayalığa yörede hırsız taşı (kavre dizan) adı verilir. Yolcular, buradan tedbirli geçerler.

Kışın kar yağar bembeyaz, tertemiz, berrak. Dere, tepe, koyak, kuz, dümdüz. Uzaktan bakınca beyazlığın üzerinde mücevher gibi dizilmiş ardıç ağaçları.

Kubbe Dağında yele esme dersin eser. Dereye akma dersin akar. Kara yağma dersin yağar. Güneşe doğma dersin doğar. Kuşa uçma dersin uçar. Ota bitme dersin biter. Çiçeğe açma dersin açar… Ona zincir vurulmaz. Kubbe’ye istemediğini yaptıramazsınız. Orada yaşayanlar da yaşananlar da hürdür. Havası, suyu sert olan Kubbe’de yaşayanlar da yaşananlar da serttir.

Yol önceleri Veli Pınarı’nın bulunduğu yerden geçiyordu. O yıllarda yol üzerinde Haydar’ın Lokantası vardı. Bu lokanta ve çay hane,  yıllarca gelip geçen insanlara zor şartlar altında hizmet verdi. Poskıranlı Ömer’in lokantası da aynı yerde bu hizmetleri sunuyordu. Tepelerin eteklerinde ve sırtlarda yorgunluktan omuzları düşmüş, neredeyse harabeye dönüşmüş yaylacılardan kalma barınaklar, sert kış günlerinde yolcuların sığınağıydı.

Cemreler birbiri ardınca baharın müjdecisi olarak koşup gelir Kubbe Dağına. Koca karı soğukları, Mart dokuzu savrulup geçince Kubbe Dağı, alımlı bir yeşile bürünür. Baharla kucaklaşır. İlkyazda yaylacılar, kıl çadırlarını kurarlar. İnsanlara can veren, güzelleştiren yağ, peynir, bal, Kubbe Dağı yaylasında elde edilip konuklara ikram edilir. Nemrut Dağına gitmek isteyenler, önce Kubbe Dağını geçerler. Zaten Kubbe’den bakınca Nemrut Dağı görünür. Tepehan’dan sonra Nemrut’un zirvesine ulaşırlar.

Yeşilin, mavinin, kırmızının, sarının, beyazın en safı, bakiri Kubbe Dağındadır. Güzelliğin, çirkinliğin; iyiliğin, kötülüğün en düzü, sadesi yine bu yaylalardadır. Kengeri, keveni, lalesi, mor menekşesi, otu, çiçeği, toprağı Hakk’a zikir ve niyazda. Baş eğmiş sarı çiçek, boyun kırmış ters lale. Kubbe Dağında bütün canlılar şen… Mutlu…

Kubbenin pınarları, şifa verir yaylacılara. Yolları Kubbeye düşen yolcular, kana kana içerler bu sulardan. Yaz, Kubbeden göçerken ağaçların yaprakları sararır. Kubbedeki yaylalar, başıboş rüzgârlara terk edilir. Yaylacılar, ocakta küle köz gömmüş gibi birçok hatırayı saklayıp yuvalarına dönerler. Baharda eski ve tatlı anılara yeniden ulaşmanın hasretini çekerler. Kış boyunca bunalan bu insanlar, Kubbe Dağının uykulu bayırlarında ve gizemli sırtlarında, çeşitli renk ve kokularla göz açıp yuman kır çiçeklerinin özlemini çekerek gelecek baharı beklemeye koyulurlar.

Yolcular, Halikân kasabasına girerken hemen sağda günümüzde yılların yorgunluğuna dayanamamış, yaşlı Sevserek Han’da dinlenirdi. Çünkü bir nefes alıp dinlenmeden Kubbe Dağı aşılmaz. Yola koyulanlar Kubbe’de, Pul Uşağı köyü yolunun birleştiği yerde Kubbe Han’a varırlar.

Yörede anlatılan bir efsaneye göre Sultan IV. Murat döneminde, Osmanlı ordusu Bağdat Seferine giderken Sevserek Han’ın olduğu düzlükte konaklar. Kubbe Dağı’na tırmanmadan askerleri burada dinlendirmek isterler. Oldukça kalabalık olan ordu, Halikân düzlüğüne yerleşir. Han’ın yanına kurulan mutfakta yemekler pişirilir. Askerin ve atların ihtiyaçları giderilir. Gece dinlendikten sonra Kubbe Dağına çıkmaya başlayan askerin önemli bir kısmı Kubbe Han’a ulaşır. Gün akşama döner. Askerin bir bölümü ve malzemeler yukarıya taşınamamıştır. Gün kararmadan askerin yemeği dağıtılacaktır. Mutfak malzemeleri ve yiyecek içecekler henüz Sevserek Han’dadır. Sevserek Han’dan Kubbe Han’a kadar tek sıra dizilen askerler, burada pişirilen yemeği elden ele vererek dağdaki hana çıkanlara sıcak yemek ulaştırırlar. Ertesi gün Tepe Han’a oradan da Kâhta üzerinden Bağdat’a doğru yolculuklarına devam ederler.