Göldağı’na bakınca sivri tepeleri gökyüzüne değecek sanırsın. Yükseklere çıktıkça başın bulutlara değer. Göldağı’nda bulutlar pamuk gibi yumuşacıktır, acıtmaz. İncitmez, karası da akı da. Ömür gibi bazen kara bazen aktır bulutlar. Göldağı’nın sivrilerine çıkıp ayakta duran insan, bazen genç bazen yaşlı görünür. Göldağı’nın bulutlarına başı değdikçe insanın bedeni yaşlı olsa da gönlü gençleşir. Nefes aldıkça gözleri uzaklardaki kayanın üstünde yürüyen karıncayı görür.
Göldağı’nın yükseklerine çıkarken önce kekik, keven, çakşır sonra tepeye yaklaştıkça şifalı karamuk ve sumak kümeleri eşlik eder insana. İki bin metrelerde Göldağı’nın gölü misafirlerini tatlı bir tebessümle karşılayıp “Merhaba, hoş geldiniz!” der. Suyunun berraklığına ve temizliğine heveslenir çoraplarınızı çıkarırsınız. Soğuk ve sert suya ayağınızı sokmanızla çıkarmanız bir olur. Göldağı’ndan doğan pınarlar, beslediği yaylalara ve vadilere şifa dağıtır.
Baharda çiçekler renk renk açılır. İnsana mutluluk verir. Arıları sofrasına davet eder. Göldağı’nda çiçekler keskin kokusunu etrafa saçtıkça tüm canlıları kendine çeker. Çiçek uzaktan anlatılmakla bilinmez. Özünü görmek gerek. Göldağı’nda seher vaktinde keklikler öter, bülbüller susup dinlerdi.
Göldağı’na çağlar boyunca kim kondu kim göçtü. Bu yüce dağdan, şirin yaylalardan kimler geldi, kimler geçti…
***
Şah İsmail, 17 Temmuz 1487’de Azerbaycan Erdebil’de doğdu. 23 Mayıs 1524’te burada öldü. Azerbaycan ve İran’da hüküm süren Safevi Hanedanı’nın kurucusudur. Çocukluğu sıkı bir eğitimden geçmiştir. Devrin âlimleri O’nun yetişmesine çok önem veriyorlardı.
- İsmail, maşallah at binmede, kılıç sallamada hünerini gösterdi. Ama bu arada ilmini de tamamlaması gerek Haydar Şah’ım!
- Haklısın hocam! Bu görev de size düşüyor. Diğer ilim erbabından faydalanarak onu saltanata hazır tutmalıyız. Benim ömrüm artık son demine ulaştı.
- Allah geçinden versin, o nasıl söz!
- Öyle, öyle hocam! İnsanın kendini bilmesi kadar büyük erdem var mı? İşte geldik, işte gidiyoruz. Hayat ikindi gölgesi gibi bir bakmışsın sona ermiş. Onun için İsmail’i yerime tahta hazırlamalısınız.
- Emriniz başım üzerine. Önce tasavvuftan başlamalıyız.
Devletin başı Şeyh Haydar’ın emri ile İsmail küçük yaşında ilim erbabının eline teslim edildi. Kısa zamanda tasavvuf alanında ilerleme kaydetti. Hocaları bile bu anlama ve öğrenme kabiliyetine hayran kaldılar. Bu arada küçük İsmail büyümüş, genç bir delikanlı olmuş, 14 yaşına ulaşmıştı.
Şah İsmail, Akkoyunlu saltanatına son vererek 1501’de Safevi Devletini kurmuş, Tebriz’i başkent yapmıştı. O yıllarda Arapgir, Akkoyunlu Devletinin sınırları içinde kalan büyük bir yerleşim birimiydi. Daha sonra Dulkadirli beyliğine geçmişti..
Şah İsmail’in Arapgirlilerle tanışıklığı şehrin 1507’de Safevilere bağlanmasından önceye dayanır. Safeviler, Arapgir’i almadan önce nüfusun kalabalık bir kısmı Şah İsmail’e katılmıştı. Şah İsmail, Tebriz’i ele geçirmeden önce Anadolu’daki müritlerinin askeri desteğini almak istedi. O’nun 1500 baharında Erzincan Sarıkaya’ya geldiğini duyan müritleri, büyük sevinç yaşarlar.
Amasya, Tokat, Sivas, Karaman, Maraş ve Teke yöresinde yaşayan Türkmen oymakları, beyleriyle birlikte Şah İsmail’e katıldılar. Safevi kaynaklarına göre 1500 yılında bu müritlerin sayısı yedi bin kadardı. Aralarında Arapgirli ve Çemişgezekliler de vardı. Bu bilgilere göre sayıları oldukça fazla Şah İsmail bağlıları, Arapgir’den İran’a göçmüşlerdir.
Şah İsmail, Erzincan Sarıkaya’da iki ay kalmıştır. Çaldıran Savaşına katılan Anadolu’daki büyük aşiretlerin yanı sıra Arapgir’den bine yakın askerin Şah İsmail’in yanında yer aldığı bilinmektedir. Bunlar savaşçı askerlerden oluşmaktadır. Arapgirlilerin Safevi Devletine katkısı ileriki yıllarda bürokrasi ve diplomasi alanında daha çok olacaktır.
Arapgir’in Esikli köyünde anlatılanlara göre Şah İsmail, Erzincan’daki çalışmaları sırasında müritleriyle görüşmek, onları çevresinde toplamak amacıyla Esikli’ye gelmiş. Bu köyde bir süre kalmıştır. Takip edildiğini anlayınca Semegi üzerinden Göldağı’na geçmiş. Yanındakilerle bir mağaraya yerleşerek burada birkaç ay saklanmıştır. Göldağı çevresindeki köylerde kendisine bağlı olanlarla bu mağarada görüşmeler yapmıştır. Zaman zaman onlarla cemler düzenleyerek zikir ve niyazda bulunmuştur. Bu sırada Osmanlı’ya karşı propaganda faaliyetleri yürütmüştür.
O günlerde Göldağı’nda adamlarıyla bir mağarada sohbet ediyordu.
- Bir müddet burada kalmalıyız. Bu arada çalışmalarımızdan geri kalmamalıyız.
- Bu civardaki köyleri ziyaret edip sohbetler düzenlememiz gerek. Bizim varlığımızdan haberdar olmalarında fayda var.
- Haklınız Şeyh’im!
Bu arada mağaranın derinliklerinden bir homurtu duyuldu. Herkes o tarafa yöneldi.
- Bu ses de neydi öyle?
- Mağaranın diplerinden geliyor.
- Gidip bir bakmalı.
- Durun hemen panik yapmayın!
- Bir ayı homurdanışına benziyor Şeyh’im.
Herkes kılıcına ve hançerine elini atmıştı ki sesin sahibi tam Şah İsmail’in oturduğu yerdeki kayanın ardından belirmişti. İnsan gibi ayağa kalmış kocaman bir ayıdan başkası değildi bu..
İlk panik anını atlattıktan sonra Şah İsmail, belindeki hançeri çekerek ayıya karakucak daldı. Aynı anda hançerini ayının böğrüne sapladı. Öyle bir böğürtü yayılmıştı ki mağaraya sanırsınız mağara üstlerine çökecek. Koca hayvan olduğu yere öylece yığıldı kaldı.
- Şeyh’in geçmiş olsun! Neden bize bırakmadınız da kendinizi tehlikeye attınız?
- Bırakın bu kadarını da kendim halledeyim! Bir kaçınız alın bunu mağara dışına çıkarıp gömün.
Şah İsmail, Göldağı civarındaki köyleri ziyaret edip buralarda cemler düzenler. Sohbetlerde bulunur. Günümüzde Arguvan’a bağlı köyleri gezerek burada yaşayan insanların da desteğini kazanmıştır. Bütün bu çalışmalar, Şah İsmail’in ve Safevilerin Anadolu’ya hâkim olma isteğine dayanmaktadır. Şah İsmail, Arapgir, Arguvan, Çemişgezek ziyaretlerinden sonra Kiğı’ya geçip izini kaybettirir. Ardından Tebriz’e döner.
Babasıyla Anadolu’daki gelişmeleri istişare ederler. Ne yapacaklarını ve alacakları tedbirleri gözden geçirirler. Osmanlı ile olabilecek bir savaşın hazırlıklarına hız verirler. İşte hayatının en büyük acısını da bu günlerde tadar. Zira tutulduğu hastalıktan kurtulamayan babası o gece ruhunu teslim etmişti. İsmail, ağladı, sızladı günlerce babasının mezarı başından ayrılmadı.
- Bu böyle devam edemez, Safevi Devleti sahipsiz kaldı.
- Şeyhi Haydar’dan sonra bir an önce İsmail tahta oturması gerek. Devlet zafiyete gelmez, Osmanlı her an kapımızı çalabilir.
- İsmail’in bir an önce kendini toparlaması lazım. Baba acısını anladık ama devlet başsız olmaz. Birimizin O’na bunu anlatması lâzım.
Hocaları devreye girdiler, İsmail’i tahta hazır hale getirdiler. Bir sabah törenle tahta oturttular.
- Safevi Sultanı İsmail’dir, böyle biline!
- Sultanımız çok yaşa! Sultanımız çok yaşa!
O yaşa kadar ilim ve savaş eğitimi tam olan İsmail kısa zamanda babasının yerini doldurdu. Hatta ordusunu hızla büyüttü. Bölgenin büyük bölümünü topraklarına kattı. Her şey güzel derken o zamana kadar iki devlet arasında olan sıkıntılar yüzünden burunlarının ucunda Osmanlı Ordusu’nu buldular. Zira Safevi Devleti’nin başı Şeyh Haydar’ın ölmesi Osmanlı Devletini memnun etmişti. Yavuz Sultan Selim, 1512 yılında tahta geçtikten sonra, Safevi Devleti ile olan sorunları kökünden halletmek için kendini hazırlamış, Haziran ayının ortalarında İran’a yönelmişti. Bu haber çoktan Şah İsmail’e ulaşmıştı bile.
- Şah’ım, Osmanlı burnumuzun ucuna kadar dayandı. Başında da Yavuz Sultan var. Başımıza ha çöktü ha çökecekler. Hazırlıklarımızı hızlandırmalıyız. Onlar buraya gelmeden önlerini kesmeliyiz.
- Yavuz 100.000 kişilik bir orduyla İstanbul’dan yola çıkmış, sonra Anadolu'da 40.000 kişilik bir kuvvet daha orduya katılmış.
- Demek öyle! Gelecekleri varsa görecekleri de var!
- Yalnız ordu yollarda iaşe sıkıntısı çekiyormuş. Haber aldığımıza göre bu da ordu içinde bozulmalara sebep oluyormuş.
- İşte bu iyi... İşimiz kolay olacak demek ki!
Haberler doğru idi. Hatta bir gün, yeniçeriler isyan etmişler ve Yavuz Sultan Selim’in çadırının etrafını sarmışlar. Birkaç ok da çadıra saplanmış. Bunun üzerine askerlerin içine dalan Yavuz etkili bir konuşma yapmış.
- İsteyenler İstanbul'a dönsün, engel olmayacağım! İsteyen de benimle gelip Şah İsmail'le savaşır. Kimse gelmezse bile gerekirse tek başıma gider yine savaşırım!
Bu etkili konuşma askerlerde büyük bir heyecan meydana getirmişti. Ordu hızla ilerlemeye başladı. Nihayet Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Ovası'na geldi dayandı ve ordugâhını kurdu. Safevi Devleti başı Şah İsmail de ordusunu hazırlayıp Çaldıran Ovası’na yöneldi. İki ordu karşı karşıya geldiler.
DEVAMI YARIN…