Kör Hasan ve Kara Yılanın Öcü
Kör Hasan, Çatak deresinde davarlarını otlatırken sürünün önündeki koyunların ürktüğünü fark eder. Koşarak koyunların yanına gider. Bir de ne görsün! Aman Allah’ım, kocaman kara bir yılan. Kafasını kıvırarak havaya kaldırmış, dilini dışarı çıkarmış, “tısss” diye ses çıkarıyor.
Kör Hasan, kendisine doğru yönelen yılanın çatal dilini ve tıslamasını görünce korkup panikler. Yerden aldığı taşları karayılana fırlatır. Ancak korku ve panik içinde attığı taşlar isabet etmez. Yılan daha da azgınlaşır, üstüne üstüne gelir. Bunu gören Kör Hasan, elindeki kırılmaz meşeden ateşte ütülerek sertleştirilmiş çobandeğneğini karayılanın kafasına indirir. Kafasına birkaç darbe alan yılan, hareketsiz kalıncaya kadar vurur. Yılan otların arasında ölür. Köyden uzakta olduğundan un bulamacı yapamaz. Yılanı oracıkta bırakır, sürüyü önüne katıp köye döner.
O günden sonra Kör Hasan, nereye gitse tarlada, bağda, bahçede, derede, harmanda bir yılanın önüne çıktığını görür. Gördüğü her yılanı, öldürdüğü yılana benzetip kendini dağa taşa vurur. Uzun bir zaman bu böyle sürer. Bundan tedirgin olan Kör Hasan, yoluna çıkan yılanın öldürdüğünün eşi olduğunu düşünüp ailesine ve kendisine zarar vereceğini hesaplayarak yerini yurdunu satmaya karar verir. Ucuz pahalı demeden her şeyini elden çıkarır. Gider Çukurova’dan arazi alarak oraya yerleşir.
Aradan yıllar geçer. Bir koyun tüccarı, Yama Dağı yaylalarından koyun sürüsü toplayarak Adana’ya satmaya götürür. Kör Hasan’ın eski köyüne gelince kara bir yılanın, kara koyunun sırtına dolandığını görür. Yılan kara koyunun yünlerinin arasına yerleşerek sürüyle birlikte günlerce yol alıp Çukurova’ya varır. Mola sırasında yılan koyunun sırtından yere iner. Bunu fark eden tüccar, yılanı takip eder. Yan taraftaki tarlanın içinden sürünerek bitişikteki tarlaya girdiğini, tarlanın ortasındaki harmanın içine kadar süzüldüğünü görür.
Çevresindekilere yılanın kara koyunun sırtında Malatya’dan Çukurova’ya geldiğini; ilk tarladaki harmana değil ikinci harmandaki sapların içine girdiğini söyler. Sahibine haber verilmesini ister. Harman sahibi Kör Hasan, tarlaya gelince, yurdundan böyle bir yılan yüzünden kaçtığını anlatır. Muhtemelen bu yılanın da öldürdüğü yılanın eşi olabileceğini söyler. Harmanı yakmaya karar verirler.
Çevredeki komşularla birlikte dört yandan harmanı tutuştururlar. Ellerine dirgenleri alarak yılan kaçacak olursa öldürmek için harmanın çevresine dizilip beklemeye başlarlar. Harman epeyce yanıp küle dönerken küllerin arasında kavrulup ölen yılanı bulurlar. Kara yılan öcünü alamaz ancak bu yolda yanarak can verir.
Yılanlı’da Bir Temmuz Günü
Yılanlı Yaylasında, köylüler üç kıl çadırın önünde yakılan büyük ocağın ateşinin çevresinde oturmuş yüksek sesle konuşuyorlardı. Üç kardeş, obalarını ekin biçecekleri tarlaya yakın olsun, gidip gelişte zaman kaybetmeyelim diye buraya kurmuştu. Otlatmak için koyun ve keçilerini de getirmişlerdi. İmece usulü çalışacaklarından, herkese düşecek işin yerini belirliyorlardı. Sonunda iş bölümü belli oldu. Çadırları beklemek, koyun ve keçileri sağmak, her çadırın sütünü ayrı kazanlarda pişirmek de Hüseyin’in kızı Bahar’a kaldı. Üç çadırın ahalisi de işinin başına varmak üzere dağıldılar.
Büyük ocakta yanan ateşin başından kalkıp yavaş yavaş çadırlarına gidenler, ertesi günün hazırlığına başladılar. Seherin alaca karanlığında bulmak zor olur diye herkes galıcını (orak), elliğini, giyeceği cizlavetinin üstüne yerleştiriyordu. Sabah uyanır uyanmaz gözlerinin çapağını silmeden yola düşeceklerdi. Serinlikte ne kadar ekin dererlerse onların kârı değil mi? Az sonra Yılanlı Yaylasındaki çadırlara sessizlik çöktü. Uzaktan yaban hayvanlarının uluması ile dut ağaçlarındaki cızıların (ağustos böceği) sesinden başka çıt çıkmaz oldu yaylada.
Seher vakti horozların ötüşmesiyle Yılanlı Yaylasını kurt kuş sesi sardı. Serinlikte yayılsınlar diye koyunlar, keçiler ağıldan salıverilince kuzular, oğlaklar sürünün içindeki analarına doğru akışmaya başladılar.
Üç evin sürüleri nöbetleşe yaylıma götürülüyordu. O gün sıra Süleyman Emmi’deydi. Koyunları, keçileri çadırların arka tarafında dağın yamacına doğru sürüp geri döndü. “Kızım Bahar, ben şuracıkta yakındayım. Bir şey olursa bana seslen!” Deyip davarların olduğu yamaca yöneldi. Yokuş yukarı çıkarken ağrıyan beline elindeki pelit değneğini sırtına koyup iki taraftan kollarını dirsekten katlayarak destek verdi. Usul usul meşelerin arasından dağa çıkarken ıslıkla bir halay havası tutturdu. Yokuşu dik çıkmakta zorlanınca sağa sola zikzaklar çizerek yürümeye devam etti.
Köpeği Kara Bocu, yanında yöresinde hoplayıp zıplayarak koşuşturuyordu. Her zaman cebinden çıkarıp başparmağıyla işaret parmağı arasında uzattığı yiyeceklere alışık olan Kara Bocu, sahibine cilveler yapıyordu. Eğlene eğlene tuz taşlarının yanına çıktılar. Süleyman Emmi yassı kayanın üzerine oturdu. Ayağının altında kalan Yılanlı Yaylasını türkü mırıldanarak seyretmeye başladı. Sessiz, sakin Temmuz gününde birazdan ortalığın sıcaktan yanacağı besbelliydi.
Çadırların yanında Bahar, aceleyle koşturuyor, bir şeyler yapıyordu. Süleyman Emmi, başını sağa çevirip ekin derenleri seyretti bir zaman. “Kıl kıpırdamıyor, mübarek bu gün kavuracak gene” dedi içinden. Koca yaylada sanki çıt yok. Uzaktan uzağa ekin derenlerin söylediği türküler mırıltı halinde duyuluyordu.
Süleyman Emmi, yavaşça taşın üstünden aşağı kayıp şekerlemeye yapmaya başlamıştı ki canhıraş bağırtı yeni daldığı uykudan onu uyandırdı. Uyku sersemliğiyle sağa sola baktı. Ses çadırların olduğu yerden geliyordu. Uyuşukluğu üzerinden atınca çadırlara doğru seğirtti.
Çadırların yanına varınca korkudan ağzı dili tutulmuş Bahar’ı, sağ eliyle katık konulan çadırı gösterirken buldu. “Ne oldu kızım, söyle hele?” dese de boş. Ses soluk yok. Bahar, birazdan kendine gelir gibi oldu, sadece “Yılan!” diyebildi. Beraberce çadıra girdiler. Dört beş büyük tulukta yayılmayı bekleyen yoğurt doluydu. Kıl çadır serin olduğu için herkes buraya koyuyordu katığını. Beş altı metrelik boz bir yılan, yayıkların üstüne tüm vücuduyla yayılmıştı.
Süleyman Emmi, “Dur kızım şimdi gider. Sen hiç karışma!” dedi. Çadırdan dışarı çıkıp yerden bir avuç toprak alıp döndü. Ağzının içinde dualar okuyup “Git hayvan sana zarar vermek istemiyorum. Haydi, çekil git!” diyerek avucundaki toprağı yılana doğru savurdu. Sağ avucunun içini yılana doğru bir süre tuttu. Yılan, yavaşça yayıkların üstünden sürünerek çadırın arkasından çıktı, kaybolup gitti.
Bahar, Emmisine “Sen ona ne dedin de gitti?” diye sordu. Süleyman Emmi, yavrum yılan duası (Şahmaran duası) var. Onu okudum“ dedi. Bir daha gelirse sen ona karışma, o da sana bir şey yapmaz.” diyerek çocuğu iyice sakinleştirdi.
Birkaç gün sonra çadırların etrafında büyükçe bir boz yılan daha gören Bahar, Şahmaran duasını bilmese de bildiği duaları okuyarak oradan uzaklaştı. Yılan kendi yoluna, Bahar kendi yoluna. Sonraki günlerde Bahar, bir daha bu boz yılana rastlamadı.