Kayısı...
Malatya'nın rengi;
Malatya ikliminin, suyunun, güneşinin hediyesi,
Malatya ekonomisinin can suyu, bel kemiği ve markası,
Malatya Ovası'ndan dünyaya yayılan lezzet,
Malatya'nın kadim topraklarına bahşedilen İlâhî bir nimet…
Adına şenlikler, festivaller, bayramlar düzenlenen; vakıflar, dernekler kurulan ve kitaplar yazılan kayısı Malatyalılar için ne ifade eder? Malatyalıların "mişmiş" dediği kayısı, ilk defa Malatya’ya nasıl gelmiş hiç düşündünüz mü? Bu konuda değişik efsaneler anlatılır, rivayetler dile getirilir. İşte yöre insanları tarafından dilden dile çokça aktarılan ve doğruluğuna hemfikir olunan efsane…
***
Yıllar yılı öncesiydi…
Malatya’da bir kış günü...
Yaşlı insanlara sorsan “böyle kış görmedik” diyecekleri kar, tufan, boran… Bembeyaz kar öyle kaplamış ki, Malatya’da nereye baksan gözün alabildiğince kar… İnsan kanını dondurucu bir soğuk…

Akşam karanlığı Malatya’nın üzerine çökmüş olmasına karşın ay ışığı ve kar beyazı ortalığı hafifçe aydınlatıyordu. Rüzgârın uğultusuyla tipinin birbirine karıştığı bu gecede yolcunun biri, dağları ovaları aşmış gele gele Malatya’nın tepelerinde almıştı soluğu…
Çoktandır yollardaydı. Yürümeye dermanı kalmamış, ayakları karda yürümek yerine deyim yerindeyse sürünüyordu. Vücudu buz tutmuş, soğuktan ha dondu ha donacak… Bir an evvel kendisine sığınacak bir yer bulmalıydı.
Malatya’nın girişinde ilk ışığı yanan hanenin kapısını çaldı.
Ev sahibi adam “ Bu saatte kim ola ki? Hele böyle bir havada” diyerek avlunun kapısına yöneldi. Koca ahşap kapıyı önünde yığılmış olan karları ayağıyla iterek açtı. Kapının çıkardığı gıcırtılı ses karanlığa yayıldı. Karşısında kardan adama benzer bir yolcu vardı. Yüzü gözü görünmüyor, sadece buz tutmuş beyaz sakalı fark ediliyordu.
-Selamünaleyküm bey, Tanrı misafirini kabul edecek durumda mısınız?
- Aleyküm selam! Kimsin nerden gelir nereye gidersin?
-Dedim ya Tanrı misafiri. Eğer eviniz müsait değilse ahırda da kalabilirim. Yoksa bu havada donup kalacağım.
- Buyur babalık! Öyle ahır falan nereden çıkarıyorsun. Tanrı misafiri ahırda mı konuk edilir? Olmaz öyle şey.
- Sağ ol beyim! Size rahatsızlık vermemek için demiştim.
- Buyur, sana ikram edecek çorbamız da yatacak döşeğimiz de var Allah’a şükür.
- Allah razı olsun.
- Estağfurullah! Hanım da ben de misafiri severiz. Hele geç içeriye.
Avluyu geçip kerpiçten yapılmış evin kapısına gelince ev sahibi adam içeriye seslendi:
- Fato Hanım, misafirimiz var, hem de Tanrı misafiri.
Adam önceden eve doğru seslendi ki hanımına toparlanmak için zaman kazandırsın.
Yolcu tipiden, kardan, soğuktan kurtulduğu için kendini şanslı sayıyordu. Yoksa bu kışta kıyamette kurda kuşa yem olmak da vardı.
Az sonra sofanın ortasına bir yer sofrası hazırlanmıştı, Köşedeki gürül gürül yanan ocağın verdiği sıcaklık ise odanın en ücra köşesine kadar sinmişti. Ev sahibi adam, yolcunun üzerini değiştirmesine fırsat vermiş, giymesi için kendi giysilerinden getirmişti.
-Hele evimize hoş geldin beybaba! Nasıl biraz ısınabildin mi?
- Sizden Allah razı olsun beyim!
- Bey diye bizde “Mir” olana derler. Mirlik kim, biz kim? Benim adım Abdullah eşim Fato… Bir garip köylüyüz işte. Senin adın nedir baba?
-Abdulmuttalip!
- Nerden gelir nereye gidersin?
- Gaipten gelir meçhule giderim. Ya da öyle sanırım. Bir de baktım aynı yerdeyim. Meğer yol bitmiş. Ben bir arpa boyu kadar bile yol alamamışım.
- Neler dersin Abdulmuttalip Baba? Bir şey anlamadım.
- Hayatta her şeyi anladım bildim diyen bilmez ki cahillikten, gafletten gözü kör olmuş. Dünya gözü ile görmek dünya kokar, önemli olan gönül gözü ile görebilmek… Beden bir et misalidir, ağırlığı insana yük olur. Ama ruh öyle midir? Girdiği bedene can olur, göz olur, hayat olur. Yaş nereye gelirse gelsin, ruh yaşı aynen yeni doğmuş bebek gibi dipdiri durur ve yaş almaz.
- Kusura kalma babalık. Cahilliğimize ver. Yine bir şey anlamadım.
- Anlamak o kadar zor değil Abdullah! Seni yaratan Hakk’a sığın, onunla konuş! Gözle görmediğimiz nice mahlûkata can vermiş de bir seni mi görmeyecek, bir seni mi duymayacak? Aydınlığın karanlıkla, sıhhatin hastalıkla, aklın gafletle, ilmin cehaletle, kemalin noksanlıkla, genişliğin darlıkla, şuurun donukluk ve sönüklükle kavgası vardır. İslâmiyet, aydınlatıcı bir iman, yüksek bir insaniyettir. Mescitlerde, sokaklarda, gizlilikte, alenilikte bize rehberlik eder.
- Haklısın Abdulmuttalip Baba! Gecenin bu karanlığında hanemize ışık oldun, gönlümüzü aydınlattın. Sen sıradan biri değilsin. Hele deyiver kimsin?
- Horasan’dan çıktım yola, Malatya’da verdim mola… Pir’im Yesevî dergâhından gelirim. Öğrendiklerimizi, bildiklerimizi Anadolu insanına da duyurmak onlara rehberlik etmek niyetindeyiz. Niyetimiz amelimize dönüşür inşallah!
Abdullah, anladım dese de bir anda çok şeyi anlayamamıştı. Ama olsun bu kış kıyamette Tanrı misafirine ev sahipliği yaptı ya ona yetmişti.
Sofradan kalkıp ocağın yamacına oturdular. Abdulmuttalip yeni yeni buzları çözülen heybesinden bir avuç çekirdek çıkardı ve Abdullah’a uzattı.
- Nedir bu Abdulmuttalip baba?
- Neye benziyor sence?
- Valla bizim buralarda bunu hiç görmedim. Nedir bu?
- Biz buna cennet meyvesi deriz. Bu taneleri diktiğinizde büyüyen ağaçlar, rengi altın sarısı öyle bir meyve verecek ki sanacaksınız bal şeker… Size bereket olacak, yörenizin çehresi değişecek ve halkın geçimini sağlayacak.
- Ne yapacağım şimdi bunu?
- Bahar yüzünü gösterdiğinde bağınıza bahçenize bu tohumları dikeceksiniz. Gayrı bereketi Allah’tan. Hele bir bereketini görün adını da siz koyarsınız.
Abdullah’ın kafası iyiden iyiye karışmıştı. Alışkın değildi böyle gizemli konulara… Abdulmuttalip Baba’yı kırmamak için uzattığı tohumları aldı duvardaki küçük bölmeye koydu.
- Babacığım, yoldan geldin çok yorgunsun. Hanım yatağını yan odaya serdi. İstirahata çekil istersen.
- Haklısın evlat! Hakkınızı helal ediniz, rabbim yar ve yardımcınız olsun! Rabbim sofranızı hep böyle bereketli kılsın.
Az sonra Abdullah, hanımı ile yalnız kalmış, misafirleri ise yan odada uykuya dalmıştı.
- Hanım biz ne yaşadık bu gece böyle?
- Valla sen bir şey anlamadınsa ben zaten hiçbir şey anlamadım.
- Öyle güzel sözler söyledi ki bir an kuş olup uçmak geldi içimden. Ya verdiği tohumlar neyin nesi öyle?
- Canını sıkma Abdullah! Sabah ola hayrola. Haydi biz de yatalım.
Malatya’nın bu köy evine yeniden sessizlik çökmüştü, dışarısı ise kar boran…
Sabah olmuş, gün aydınlanmıştı.
- Hanım kalk bakalım, misafirimize kahvaltılık hazırlayasın.
- Tamam Abdullah, birazdan hazır ederim. Sen hele misafirimize bir bak kalkmış mı?
Abdullah yan odanın kapısının önüne geldi. Önce içeriyi bir dinledi, ses seda yok. Sonra hafiften kapıyı tıklatarak “Abdulmuttalip Baba! Kalktın mı?” diye seslendi. Baktı ki cevap yok. Bir iki defa daha seslendi, yine çıt çıkmadı. Çaresiz kapının şıkşıkılı kulpunu çevirdi. Yavaşça kapıyı açarken “Baba, girebilir miyim?” diye sordu. Ama duvardan ses var içeriden yok. Kapıyı aralayıp içeriye girdiğinde yerdeki yatak sanki hiç bozulmamış gibiydi.
- Allah! Allah! Babalık yok. Dışarı ayakyoluna mı çıktı diye etrafa bakındı. Fakat Abdulmuttalip Baba kuş olup uçmuştu sanki…
- Hanım! Fato Hanım! Abdulmuttalip Baba odasında yok.
- Dışarıya da baktın mı, belki hava almaya çıkmıştır.
- Yok, Fato yok!
Karı koca evin etrafına biraz daha bakındılar Abdulmuttalip Baba’dan eser yoktu. Yalnız avlunun kapısına giden yerde karlar üzerinde ayak izleri vardı.
- Gördün mü Fato? Abdulmuttalip Baba gecenin karanlığında meçhulden geldi, yine meçhule gitti. Hanemize, soframıza bereket oldu, sanki sırra karıştı.
Bereket deyince Abdullah’ın aklına akşam Abdulmuttalip Baba’nın verdiği tohumlar geldi. Koşturdu onu koyduğu yerden aldı. Avucuna koyup uzun uzun baktı…
- İşte esas bereket bu Fato Hanım! Tohumlara gözümüz gibi bakalım. Bunda var bir keramet…
Mevsim kıştan çıktı, bahara döndüğünde bütün mahlûkat tekrar canlanıp yeşerdiğinde Abdullah kendisine emanet verilen çekirdeklerden komşularına da dağıttı ve yaşadığı o geceyi anlattı. Herkes Abdulmuttalip Baba’nın kerametli bir zat olduğuna, Allah tarafından Malatya’ya özel gönderildiğine inandı.
Her biri ayrı ayrı yerlere bağlarına bahçelerine bu çekirdekten diktiler. Suladılar, özel bir gayret gösterdiler. Daha senesi dolmadan küçük fidanlar yeşermeye başlamıştı. Gübrelediler, ayrık otlarından arındırdılar. Sonucu merak ediyorlardı.
Birkaç sene geçmişti ki fidanlar büyüdü, koca koca ağaç oldu. Yaprakları arasında bu zamana kadar ilk defa gördükleri yeşil küçük meyveler vardı. Erik deseler erik değil, armut deseler armut değil…
Yapacak tek şey vardı oda sabretmek ve olgunlaşmalarını beklemek.
Yaz sıcağı da ağaçların üzerine vurunca meyveleri iyice sarardı ve olgunlaştı.
- Fato bunu ilk tadan sen olmalısın. Hele bir kopar da tadına bak.
- Ya zehirliyse?
- Olur mu sultanım? Koskoca Abdulmuttalip Baba bizi zehirleyecek değil ya? O zaman önce ben tadına bakayım.
Abdullah, altın sarısı meyveyi ortasından ikiye ayırınca içinden Abdulmuttalip Baba’nın kendisine verdiği tohumlara benzeyen bir çekirdek çıktı. Meyveyi dışından bir parça ısırdı. Ağzına anlatamadığı bir koku ve tat yayıldı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Yemeye devam etti.
Bunu gören hanımı Fato:
- Ne oldu Abdullah ayağın yerden kesildi sanki? diye sordu.
- Güzel Fatom! Bir tane de sen ye hele. Bak neler olacak?
Fato Hanım da meyveden bir tane yediğinde ne diyeceğini bilemedi. Tarifi mümkün olmayan tatlar hissetmişti. Birkaç tane daha yedikten sonra komşularına koştular. Şaşkınlıklarını anlattılar. Ellerindeki meyvelerden onlara da ikram ettiler. Onların da aynı duygular içinde olduklarını gördüler.
Abdulmuttalip Baba’nın bu meyvesi kısa zamanda Malatya’da tanındı. Her tarafa dikildi. Hızla çoğaldı. İşte o zaman Abdullah ve Fato Hanım adını bilmedikleri bu meyvenin kendilerine özel olarak gönderildiğine, Malatya için bereket ve zenginlik kaynağı olduğuna kanaat getirdiler.
Yıllar yılları kovaladı. Zaman akıp gitti. Adına önce “mişmiş” sonra da “kayısı” dedikleri meyve Malatyalılar için geçim kaynağı oldu. Ülkemizin hatta dünyanın her yanına yayıldı. Abdulmuttalip Baba’nın sihirli eli, Malatya’ya değmiş ve adının “Kayısı Diyarı Malatya” olmasına vesile olmuştu. Rızkı veren Allah-ü Teâlâ’dır. Vesile olan da O’nun kulu.