Malatya Hekimhan ilçesi köylerinin birinde sarı saçlı mavi gözlü güzeller güzeli bir çoban kız yaşıyordu. O yörede benim diyen yiğide taş çıkarırcasına at binen cevval mi cevval bir genç kız.  Koyun sürülerini yine at üzerinde güderdi.

Her sene yapılan at yarışlarında daha onun kazandığı birincilikleri elinden alan olmamıştı.

  • Kızım, bu sene yarışlara katılmasan diyorum.
  • Neden anne? Ben o günü yıl boyunca dört gözle bekliyorum.
  • Sonucu belli olan yarışmayı ne diye beklersin. Yine Sarıkız birinci… Yine Sarıkız!
  • Ne o ana? Kızının birincilikleri seni rahatsız eder mi oldu?
  • Yo be kızım. Nasıl söz öyle? Ben derim ki heyecan kalmadı. Böyle olunca katılım da fazla olmuyor.
  • Neden anne?
  • Bilmezmiş gibi soruyorsun. Kızım Sarıkız yine katılıyormuş diye söz dağılınca iddiası olan gençler bile koşulara katılmıyorlarmış. “Nasılsa Sarıkız yine birinci. Ne diye bu zahmete katlanıp kendimizi rezil edelim” diyorlarmış.
  • Ne alakası var anne! Sanki beni mi kayırıyorlar?  Bileğimin, atımın hakkıyla alıyorum.
  • Valla kızım benden demesi. Gerisi sana kalmış.

Yarışma tarihi yaklaştıkça Sarıkız’ın heyecanı fazlalaşıyor, sürekli atıyla yarışlara hazırlanıyordu. Geçen senelere göre daha farklı at binme, inme hareketleri çalışıyordu.

Yarışma heyetinin başında köy muhtarı ve azaları vardı. Hatta her yıl bir ciritçi başını davet ediyorlardı.

  • Muhtarım! Bu sene ciritçi kimi davet edeceğiz?
  • Erzurum dolaylarında cirit meydanlarının tozunu attıran bir delikanlı duyarım. Adı da Evliya imiş. Ona bir ulaşalım derim.
  • Doğru dersin muhtar!
  • Siz şimdi ciritçiyi bırakın da Sarıkız’ı ne yapacağız?
  • Ne olmuş Sarıkız’a
  • Yahu ne olacağı var mı? Her sene Sarıkız! Artık müsabakalara katılmasa da bir başkasına yol açsa. Baksana kimse onun karşısında duramıyor.
  • Sonuna kadar haklısın. Eee… Ne olacak şimdi? Artık yeter kendini ispatladın. Bundan böyle artık yarışmaya katılma mı diyeceğiz? Kim söyleyecek bunu?
  • İşte zurnanın zırt dediği yer burası.
  • Bana bakmayın öyle. Ölürüm de ben söyleyemem.
  • Neden Kamil? Sarıkız senin bibin (halan) kızı değil midir?
  • Evet!
  • Tamam işte bir yolunu bulur söylersin.
  • Valla en zor işi bana verdiniz. Reva mıdır bu?

Kamil, akraba kızı olan Sarıkız ile konuşmak için zor da olsa evlerinde aldı soluğu. Sarıkız evde yoktu.

       -Hoş geldin Kamil evladım! Anan nasıl?

- Hoş bulduk bibim! Anam iyidir hamdolsun. Bak ben niye geldim?

- Hayırdır oğlum meraklandırma insanı bir şey mi oldu?

- Şu anda olan biten bir şey yok. Ama önümüzdeki günlerde olması kesin.

- Kamil evladım! Bilmece gibi konuşmasana. Nedir derdin onu söyle?

- Bak benim eli öpülesi bibim. Yine atların koşacağı gün yaklaşıyor. Köylü homurdanıp duruyor.

- Eee…

- Diyorlar ki, “Artık yeter! Yarışmanın bir anlamı yok. Yine Sarıkız birinci olacak. Sonucu belli olan yarışmayı yapmaya ne gerek var?” diyorlar.

- Hah! Daha dün akşam Sarıkız’la bunu konuştum. Ben “Artık yeter. Bırak biraz da başkası birinciliğin tadını çıkarsın” dedim.

- Ne dedi?

- Ne diyecek? “Ben bir yıl boyunca o günü bekliyorum. Ne diye katılmayacak mışım? Yok öyle şey” dedi.

- Desene yine yandık. Bibim bilir misin ki artık yarışmaların ne tadı kaldı ne tuzu. Bir daha konuş diyeceğim ama… Sarıkız’ın inadını bilirim, yine katılacaktır.

Kamil, evden ayrıldıktan sonra akşama doğru Sarıkız koyun sürüsünü ağıla getirmişti. Anasıyla akşam yemeğini yediler. Sarıkız anasının düşünceli olduğunu gördü:

  • Ne o ana? Pek dalmışsın?
  • Şey! Bugün bana dayın oğlu Kamil geldi.
  • Eee… Gelmediği yer mi? Sonunda onun bibisi oluyorsun. Hal hatır sormaya gelmiştir.
  • Hiç de hatır meselesi değil!
  • Neymiş o zaman derdi?
  • Yarış heyeti kurulmuş. Heyette Kamil de varmış. Toplantı yapmışlar. Neticede bu sene Sarıkız’a söylesek de yarışmaya katılmasa diyorlarmış.
  • Vay vay! Dayıoğlu Kamil’e bak sen. Sarıkız yarışmaya katılmasa! Tabii emrin olur ağam, paşam!
  • Kızma Kamil’e kızım! Onun ne suçu var. Heyet onu elçi olarak göndermiş. “Ne de olsa bibi kızı. Sen söylersen bakarsın seni dinler” demişler.

Sarıkız’ın tüm keyfi kaçmıştı. Akşam akşam bu da nerden çıkmıştı böyle? Sofadan sonra küçük de olsa kendine ait odasına vardı. Yatağına uzandı. İki elini başının altına aldı. Mavi gözlerini tavana dikti. Kendi kendine söylenmeye başladı.

  • Ne Sarıkız mışım be? Koca köye dert oldum. Dört gözle beklediğim yarışmaya nasıl katılmam.

Az daha sakin kafayla düşündü. Derken uykuya daldı gitti.  Sabah olduğunda her zamanki gibi atı Rüzgâr’a atladı koyunları ile vurdu kendini dağlara. Dalgın, düşünceli…

Belki de köylüler haklıydı. O yarışmaya katıldığı müddetçe bir başkasının birincilik hakkını alıyordu. Hak yiyeni Allah da sevmez kul da… Bu düşünceler içinde ovada sürüsünü otlatırken ne oldu nasıl oldu bilinmez Rüzgâr huysuzlanmaya başladı. Daha dur demeye kalmadan at birden şaha kalktı. Sarıkızın da boşluğuna gelmiş olacak ki kendini yerde buldu.

Yerden “Allah Allah ne oldu buna?” diyerek toparlanırken Rüzgâr, çoktan dağlara doğru uçarcasına dörtnala gözden kayboldu. Sarıkız şaşkınlık içindeydi. Ne olmuştu şimdi?

  • Vay anasına vay! Hani at binme birinciliklerin vardı Sarıkız! Aha kaldın mı bir başına? Allahtan kimse görmedi.

Üzerindeki tozu toprağı silkeledi. Hafiften omuzu da ağrıyordu. Bir kayanın üzerine oturdu. Haline yanmaya başladı.

  • Rüzgâr neden ürktü acaba? Hiç böyle yapmazdı. Onu aramaya gitmeli. Akşama köye belki gelir, ya gelmezse. Onun için zaman kaybetmemeli. Köyden fazla uzaklaşmadan sürüyü ağıla çekip başka bir atla aramaya çıkmalıyım.

Sürüyü köye getirdikten sonra emanet bir at buldu. Yanına birini alsa olan bitenden haberi olacaktı. Bunu göze alamazdı. Başka bir atla dörtnala dağlara doğru koşturdu. Hala beyninde aynı sorular. “Neden, niçin? Rüzgâr’ı bulamazsam yarışlara da katılamam. Başarıyı ancak Rüzgâr’ım olursa elde edebilirim.”

Dörtnala dağların yamacına geldiğinde bir yaylaya rastladı.  Her taraf yemyeşil. Gürül gürül akan dere. Kuş cıvıltıları. Kendiliğinden oluşmuş küçük bir göl…

-Allah Allah ben buralara hiç gelmemişim demek. Cennetten bir köşe sanki.

Sarıkıza bu yayla iyi gelmişti. Kendini iyi hissediyordu. Biraz daha ilerleyince sazlıkların arasında dereden su içen atı fark etti.

  • Aman Allah’ım! Bu benim atım. Şükürler olsun Allah’ım!

Hemen yanına koşturdu.  Rüzgâr da Sarıkızı görünce neşelendi kişnemeye başladı.

  • Aslanım benim! Ne oldu sana böyle? Aklımı başımdan aldın.

Rüzgâr, yaptığının hatalı olduğunu anlatırcasına mahcup bir halde Sarıkız’a sokuldu. Kendini zorla sevdirdi. Dünyanın en mutlu kişisi şu an Sarıkız idi. Allah’ın yardımıyla ne de çabuk bulmuştu. Ya akşam karanlığı çökseydi gece ne yapardı biricik Rüzgâr’ı? Çakallar onu rahat bırakırlar mıydı? Neyse şimdi bunlar geride kalmıştı. Köye dönerken Sarıkız yine Rüzgâr’ına kavuşmuştu.  Diğer atı ise yedeğe almıştı.

          - Vay başıma gelenlere bak! Yarışmaların yıldızı Sarıkız ha? Düştüğün duruma bak. Sorsalar nasıl anlatacaksın bunu. Anlatamazsın… Belki de bu olay Rabbimin bir ikazıydı, işaretiydi. Doğru ya… Her sene yarışmaya girip birinciliği kazanarak başkalarının hakkını yemiş oluyordu.  O an karar verdi.

       -  Rüzgâr’ım! Bu sene koşulara katılmıyoruz. Evet, kararım budur. Tamam mı aslanım?

        - Hiii! Hiii?

        -  Aferin oğlum! Ortaklaşa karar verilmiştir. Hah! Hah!

***

Sarıkız vakit kaybetmeden yarışma heyetine koşuya katılmayacağını bildirdi. Tüm köylü rahat bir nefes almıştı.  Heyettekiler, Sarıkız’a bir teklif götürdü:

  • Sarıkız, sen her zaman gönlümüzün, yöremizin yıldızısın. Eğer sen de kabul edersen bu yılki yarışlarda heyette seni aramızda görmek isteriz. Ne dersin?
  • Memnuniyetle Muhtar Amca!
  • O zaman tüm alkışlarımız Rüzgar ve Sarıkız için olsun!

Sarıkız’ın aklına Rüzgâr’ı bulduğu yeşil yayla geldi.

  • Muhtar Amca! Bugün sürümü otlatırken dağların yamacında bizim buralardan daha farklı yemyeşil, suyu bol bir yayla gördüm. Siz orayı bilir misiniz?

Heyettekiler birbirlerine baktılar.

  • Bizi oraya götür müsün Sarıkız?

Ertesi gün sabahtan söz konusu yaylaya gittiler. Köylü şaşkındı.

  • Allah! Allah! Nasıl olur da biz burayı bilmeyiz?
  • Tam yaşanacak yer.
  • Sanki gizli bir Cennet!
  • Muhtarım bu yaz hayvanlarımızla buraya çadır kuralım, olmaz mı?
  • Valla şimdi ben de aynı şeyi düşünüyorum.
  • Hem koşuları da burada yaparız.
  • Olur mu dersiniz?
  • Niye olmasın muhtar buradan iyi yer mi bulacağız?

Çok geçmeden tüm köylüye haber salındı. Erzaklar kağnılara, atlara, eşeklere yüklendi. Yeni yaylanın yoluna düşüldü. Sarıkız,  koyunlarını alıp anasıyla birlikte köylülere katıldı.

***

Bu yeni yerleşim yerine çadırlar kurulmuş. Ocaklar yanmış. Sürüler, bol ota kavuşmuş. Mutlu, huzurlu bereketli yeni bir yaşam başlamıştı.

  • Sarıkız, yarışmalar ne zaman yapılacak?
  • İki gün sonra ana!
  • Nasıl katılım çok mu?
  • Olmaz mı, tabii Sarıkız yok ya!
  • Kızım hala oralarda mısın? Şimdi de arkadan arkaya fesatlık mı yapıyorsun?
  • Ne münasebet ana! O iş artık kapandı. Şimdi Sarıkız’ın koşu heyetinde, az mı?
  • Aferin benim gönlü bol kızım!

İki gün sonra yarışma meydanı…  Her biri diğerinden üstün küheylan atlar…  Binicileri kaytan bıyıklı delikanlılar. Heyecan hat safhada…

Yarışmacıların arasında biri vardı ki Sarıkız’ın gözü O’na takıldı. Göz göze geldiklerinde Sarıkız’ın kalbi bir kuş gibi çırpınmaya başlamıştı. Gönlü ona kaymıştı. Ne olduğunu anlayamamıştı ama belli ki delikanlıya vurulmuştu.

Yarışlar çok heyecanlı geçmişti. Yarışmacılar maharetlerini birer ikişer ortaya dökmüşler, içlerinden biri heyet kararıyla birinci gelmişti. Sarıkız’ın gönlünü çalan delikanlı ise ikinci olmuştu. Olsun o Sarıkızın birincisiydi ya!

Sarıkız, yarışmadan sonra adı Mahmut olan delikanlı ile sohbet etti. O’nu daha yakından tanıdı. İçini açtı. Yörenin en güzel kızı olan Sarıkız’ın kendisini sevmesi delikanlıyı çok mutlu etti. Sonrasında görücü gitmeler, kız istemeler derken izdivaca karar verdiler ve nişanlandılar. Saadetlerine diyecek yoktu.

Daha düğün yapılmadan Mahmut askere alınır. Olsun vatan vazifesi bekler mi? Sayılı gün tez geçer. Sarıkız, “Asker yolu beklerim” diyerek bağrına taş bastı.

***

Köy ahalisi ise kendi aralarında bir karar verdiler. Bundan böyle köyümüz burası olsun çadırlarımızın yerine yerleşik hayata geçelim diyerek bu gizli cenneti kendilerine köy edindiler.

Denildiği gibi zaman akar gider. Nişanlı Sarıkız,  atı Rüzgâr ve sürüsüyle her zamanki yaşantısına devam ediyor, asker yolu gözlüyordu. Ama günlerden bir gün köye ulaşan haber, dünyasını ters yüz etmişti. Mahmut, katıldığı vatan savunmasında şahadet şerbetini içmişti. İşte o an köy, Sarıkız’ın tepesine çöktü. Ne yapacağını, ne edeceğini bilmeden attı kendini dağlara taşlara… Tek dert ortağı Rüzgâr… Onunla dertleşiyor, ağlıyordu. Mahmut’tan sonra hiç kimse ile evlenemem gayri diye kendi kendine söz veriyordu.

Çeyizini, altınını akçesini toplar, köyün ortasındaki pınara taş bir çeşme yaptırır. Çeşmenin suyu bol, tatlı ve soğuktur. İki oluktan su akar. Orta kısmında bulunan üçgen biçimli gözden daha fazla su gelir. Çeşmenin oluklarına sığmayan su yanlardan taşar. Çeşmede iki oluk Sarıkız’ın gözleri olur. Yüzyıllardır Sarıkız, ulaşamadığı şehit nişanlısı için böylece göz yaşı döker.

Köyün adı da o günden sonra Sarıkız Köyü diye anılır. Gelip geçen Sarıkız Çeşmesinden su içer ona ve Mahmut’a hayır dualarda bulunurlar.

***

Bu efsanede sözünü ettiğimiz kesme taştan yapılmış Sarıkız Çeşmesi, değişen iklim şartlarından ötürü suyu biraz azalsa da halen köyün en önemli su kaynağıdır. Kitabesi yerindedir. Çeşme ve köyün adı, burada mezarı bulunan Sarıkız’dan kaynaklanmaktadır.