…Kubbe Dağı’na sanki matem düşmüştü. Köyde kimsenin ağzını bıçak açmıyor, şehre giden Selahattin nasıl oldu da köye dönmedi? Selahattin’in evi cenaze çıkmış gibiydi. Köy muhtarı ve köyün ileri gelenleri bu işe akıl sır erdiremiyorlardı.
Ne olacak bizim halimiz muhtar, Selahattinsiz Sami ile bir başımıza kaldık. Dur bakalım Hesna Bacı. Selahattin ölmüş gibi konuşma. Bakarsın çıkar gelir. Nasıl çıkıp gelecek? Bir an bile ayrılmadığı Bozatı Selahattinsiz döndü. Ama o yok. Demek ki başına bir hal geldi. Ne olur köylü toplanıp şehir yoluna gitseniz, bir arasanız onu. Tabii ki öyle yapacağız. Bir ekip kurup hemen yola çıkacağız.
Muhtar, köylülerden bir arama ekibi kurdu. Kubbe Dağına doğru birlikte yola çıktılar. Dağ taş demeden her yere baktılar. Akşam oldu ama elde hiçbir ipucu yoktu. Selahattin sanki kuş oldu uçtu diye düşündüler. Çaresiz eli boş köye geldiler. Hesna Bacı’ya ne diyeceklerdi?
Arama ekibinin uzaktan geldiğini gören Hesna Bacı, oğlu Sami ile onlara doğru koşturdu.
Muhtar Emmi, Hakkı Dayı! Var mı bir müjdeli haberiniz?Ne Muhtar nede diğerleri cevap veremediler.
Ne oldu yahu, dilinizi mi yuttunuz? Bulamadınız mı Selahattin’imi?Muhtar kem küm ederek konuşmaya çalıştı.
Karanlık çöktü, yarın yine aramaya devam edeceğiz. Arkasını bırakmış değiliz. Muhakkak bulacağız onu. Ya ölü ya diri… Kuş olup uçmadı ya bu adam? Vay başımıza gelenler vay vay! Neredesin be Selahattin’im? Diye dizlerini döverek ağlamaya başladı.Köylüler çaresiz Hesna Bacı’nın yanından ayrıldılar. Hakkı Dayı söze girdi:
Muhtar, diyorum ki bu adam Kubbe Dağı’nda bir yerde. Ama nerede. Çünkü başına bir şey gelip ölmüş ise muhakkak cenazesine rastlardık. Bence Selahattin sağ. Valla ben de aynı düşünüyorum Hakkı Dayı. Hani olmaz olmaz demeyelim, Kubbe’nin çığı meşhurdur. Başına öyle bir hal gelmesin? Doğru dersin de dayı, yol boyunca hep baktık. Bağırdık çağırdık, çığ gibi bir duruma rastlamadık. Bence yarın bu gözle daha dikkatli arayalım derim. Aramasına ararız, orası kolay. Dediğin gibi çığ altında kalmış olsa bak kaç gün geçti. Üzerinden çığ geçen adam hala sağ kalabilir mi? Allah’tan ümit kesilmez muhtar. Valla ne diyeceğimi bilemedim dayı!Ertesi sabah muhtar arama ekibi sayısını daha da artırdı. Tekrar Kubbe Dağı’na doğru yola çıktılar. Yol boyunca acaba çığdan dolayı kapanan yer var mı diye seslenmek istediler. Ancak çığ kopmasına sebep oluruz düşüncesiyle bağırıp çağıramadılar. Kubbe Dağı’ndan Malatya yakınlarına kadar bile aradılar taradılar, yok yok yok…
Köye geldiklerinde hepsi yorgunluktan bitap düşmüştü. Ama yine Hesna Bacı’ya hayırlı bir haber veremediler. Hesna Bacı çaresiz, biricik oğlu Sami üzgün… Olanlara akıl erdiremez vaziyetteydi.
Artık köylü Selahattin’den ümit kesmişti. Hatta ardından bir Cuma vakti gıyabi cenaze namazı bile kılmışlardı. Hesna Bacı buna çok kızmış, “Sanki Selahattin ölmüş de cenaze namazını kılıyorlar” diye tepkisini göstermişti. O, hala gün gelecek Selahattin dönecek diye köyün Kubbe Dağı’na giden yolunu her Allah’ın günü gözlüyordu.
Zaman bu üzüntüler içinde geçerken baharın da yüzü görünmüştü. Karlar erimiş, tabiat canlanmıştı. Ama hala Kubbe Dağı karla kaplıydı. Zorlu kış şartları eskisine göre hafiflemişti.
Hakkı Dayı bir gün muhtara aklına yeni bir fikir gelmişçesine koşturdu geldi:
-Muhtar bak ne diyeceğim. Atlar sahiplerinin kokusunu almazlar mı? Ya da sahibini nerede kaybetti ise oraya bizi götüremez mi?
- Tabi ya! Niye aklımıza gelmedi bu. Çok doğru söylersin dayı. Hem Selahattin Bozatını evlâdı gibi yanından ayırmazdı. Hesna Bacı ile görüşüp bir de Bozat ile arayalım.
Hemen evine giderek durumu Hesna Bacı’ya anlattılar. Bozatı alarak Kubbe’ye doğru yola çıktılar. Bozat önde köylüler ardında yol aldılar. Bozat öyle hızlı gidiyordu ki köylüler ardından yetişmekte zorlanıyordu.
-Gördün mü Hakkı Dayı? Bozat nasıl da hızlı gidiyor. Belli ki bir şeyler hissetti.
-Demiştim sana muhtar, Allah’ın izniyle bizi Selahattin’e götürecek. Ama sağ mı ölü mü orası belli değil.
Bozat hedefine odaklanmışçasına yolda hiç eğlenmeden Kubbe Dağ’ın en yüksek yerine geldi. Etraf hala karlarla kaplıydı. Ama çığ tehlikesi artık yoktu. “Selahattin! Selahattin!” diye haykırdılar. Dağ taş kurt kuş bu sesleri duydu. Bu arada beklenmedik bir şey oldu. Bozat öyle bir yere geldi ki ön ayaklarını yeri yıkarcasına vurmaya başladı. Bir yandan da acı acı kişniyordu. Bu ana yürek dayanmazdı.
Muhtarım Bozat bir şeyler hissetti. Baksanıza aynı yeri mahmuzlayıp duruyor. Bu kayalığı örten karları kürüyelim, bakarsın Selahattin’i buluruz. Haydi hayırlısı! Bir yandan da bağırmaya devam edelim.Bozatın sanki çivilenmiş gibi aynı yerde şaha kalkması köylüleri hepten ümitlendirdi. Elbirliği ile karlar temizlendikçe kayanın oyuk kısmı meydana çıkmıştı. Biraz daha karları ortadan kaldırınca işte olan olmuştu. Karları kürüyen en öndeki adamın gözleri bir başka olmuş, korkudan şaşkınlıktan ne diyeceğini bilememişti.
Hakkı Dayı, muhtarım! Çabuk buraya gelin. Burada bir ceset var.Varıp baktıklarında Selahattin olduğunu gördüler.
Allah! Allah! Ne yücesin rabbim, her şeye kadirsin! Bakın bakalım sağ mı? Nabzı atıyor dayı. Ama çok kötü durumda. Nasıl oldu da burada kaldı? Kaldı da nasıl sağ kalabildi? Ne yedi ne içti?Bozatın keyfine diyecek yoktu. Kişnemesi bile değişmişti. Sahibine kavuşmuştu. Köylüler Selahattin’i can yoldaşı Bozatının terkisine yerleştirdiler. Hepsinde bir sevinç dillerin de hala “Allah! Allah!” nidaları dökülüyordu.
***
Puluşağı’nda matem havası sevinç yumağına dönmüştü. Hesna Bacı dua üzerine dua ediyor, “Selahattin’imi oğlum Sami’ye bağışladın Allah’ım. Sana binlerce şükürler olsun” diyordu. Köylü ise bilhassa Hakkı Dayı Yüce Allah’a şükrettiği gibi, “Şunu aklımızdan çıkarmayalım. Unutmayalım ki bize bereket olan Kubbe Dağı, yine yanımızda oldu. Hayvanımıza otlak, ürünlerimize bereket olduğu gibi en zor günümüzde bile bizi korudu kolladı. Sen ne büyüksün Allah’ım… Sen ne büyüksün Kubbe Dağı…”