Bir zamanlar Malatya’da öğretmenlik yapmış ve çeşitli gezi kitapları yazmış olan M. Ziya Ünsel, Yeşil Malatya (1959) adlı kitabında Horata’yı şöyle tanıtıyor:
“Horata, Malatya’ya 7-8 km. uzaklıkta; içimi hoş, soğuk bir suyu olan güzel bir mesire yeridir. Halk buraya şu efsaneyi yakıştırmıştır: Bir veli Horata yakınlarında ölür. Türbesi bakımsızlıktan zamanla harap olur. Ama evliya unutulmak istemez. Bunun için çevresine yeşillikler saçar. Bu güzelliği gören halk oraya gönülden bağlanır ve ziyaretlerini eksik etmez. Her tarafı güzelliklere boğar. Bugün türbenin çevresinde ağaçlar ve fundalıklar vardır.” (s.29)
M. Ziya Ünsel’den 30 yıl sonra Nursel Saygınar bu velinin ve kardeşi Çoban Nebi’nin menkıbelerini derleyerek İnönü Üniversitesi Efsane Derleme Yarışması’na katılmış ve derlemesi, Efsanelerimiz (İnönü Ünv. Yay. Malatya 1988, s.230-32) adlı kitapta yayımlanmıştır:
Horasan Paşa çok eskiden Horasan valisiymiş. Halka çok eziyet edip vergileri zorla topladığı için halkın düşmanlığını kazanmış, çoklarının yuvasını dağıtmış, ocağını söndürmüş.
Horasan Paşa, bir gece düşünde, halkın kendisini astığını, cehennemde cayır cayır yandığını görmüş. Çok korkmuş. Tövbeler etmiş Allah’a yalvarmış. O gecenin sabahında, valiliğini ve bütün zenginliğini bırakıp kaçmış. Ora senin, bura benim kaçarken Beydağı’na Banazı’ya ulaşmış. Mal-mülk edinmiş, tevekler yapmış, şimdiki Horata suyunun başına yerleşmiş.
Halk, Horasan Paşa’nın nerden, niye geldiğini bilmediğinden, O’nu ululardan, iyilerden saymış, sevmiş, saygı göstermiş. O’na Horasan Paşa yerine Horasan Baba demeye başlamış. Şimdiki Horata dolayında yetişen teveklere Horasan adını takmış. Oradaki suya da Horata Suyu demiş. O buz gibi sudan içenin, dileklerinin olacağına inanmış. Daha sonra, oraların adı Horata olmuş çıkmış.
Horasan Baba, uzun yıllar Horata’da yaşamış. İyilerden, ululardan olmuş. Herkese iyilik etmiş, yardım elini uzatmış. Horata’da hocalık, hekimlik yapmış. Yıl gelmiş, Horasan Baba bu dünyadan göçüp gitmiş. Halk O’nu Horata suyunun kıyısına gömmüş, bir de türbe yapmış ki, kubbesi topraktan.
Yıl gelmiş, Yüzbaşı Mümtaz, Horasan Baba’nın topraktan türbesini yıktırmış. Çarpılmış, kırk gün içinde ölmüş. Bu olay Seyit Ahmet adında bir delikanlının düşüne girmiş. Askere gidip geldikten sonra, o türbeyi yaptırmaya karar vermiş. Askere gidip gelmiş ama türbeyi yaptırmayı unutmuş. Horasan Baba düşüne girmiş demiş ki;
– Çağam, söz tutmamak erkekliğe sığmaz. Sözünü tutasın ha!
Bunun üzerine, Seyit Ahmet türbeyi daha geniş, daha güzel bir şekilde yaptırmış.
Gel zaman, git zaman, türbenin olduğu yolu genişletmek için türbeyi biraz geriye çekmek istemişler. Horasan Baba, türbeyi yapacak olan ustanın düşüne düşmüş. Usta çok korkmuş. Bu işten vazgeçmişler, o zamandan bu zamana da, türbeye kimse dokunmamış. En son, belediye şimdiki türbeyi yaptırmış.
Horasan Baba’nın Nebi adında bir kardeşi varmış. Çobanlık yaparmış. Horasan Baba Horasan’ı koyup gidince çok dertlenmiş. Hem çobanlık yapmış. Hem de kardeşini aramış. Çobanlık yapa yapa Beydağı’na gelmiş.
Günlerden bir gün, Çoban Nebi Beydağı’nda koyunlarını güdüyormuş. Hava çok sıcakmış. Bir taşın duldasında serinlemeye oturmuş. Bir bakmış ki, taştan uğultular geliyor. Merak edip, taşı kırmaya başlamış. Bir hafta çalışmayla taşı kırmış. Taşın kırıldığı yerden koca bir su çıkmış, orası hemen göl olmuş. Çoban Nebi, değneğini göle atmış. Değnek döne döne yüzmeye başlamış. Çoban Nebi değneğin izini süre süre Horata’ya gelmiş. Değnek, Horata suyundan çıkmış, döne döne yüzmüş. Çoban Nebi bir bakmış ki, orada, suyun kıyısında bir türbe var. Sormuş soruşturmuş, kardeşi Horasan Paşa’ya ait olduğunu anlamış.
Çoban Nebi, hem kardeşini bulmuş hem de iyilere karışmış. Halka demiş ki:
– Ben, kırk gün içinde ölürsem, beni değneğimin çıktığı, Horata suyunun gözünün üstüne gömün.
Kırk gün içinde Çoban Nebi ölmüş. Halk O’nu dediği yere, Horata suyu gözünün yakınındaki bir ağacın duldasına gömmüş.
O zamandan sonra, her bahar Çoban Nebi’nin mezarı yanındaki su, üç gözden patlamaya başlamış. Her bahar, ağaçlar çiçek açtığında, o suyun üç gözü üç kere patlar, üç kere çekilir olmuş. O suyun gözüne halk “Çoban Dede’nin Gözü” adını vermiş. Gözdeki su çekilince, “Çoban Dede suyunu salmıyor” demişler. Çoban dede suyunun gözü patladığında halk oradaki ağaca çaputlar bağlamaya, dilekler dilemeye başlamış. Dileği olan, kurban kesmiş, etli pilav dağıtır olmuş.
Gel zaman git zaman, Allah’ın yağmurunun yağmadığı bir kuraklıkta, Çoban dedenin gözü kurumuş. Çoban Dede suyunu salmaz olmuş. Halk susuzluktan kırılmış, çok perişan olmuş. Öyle olmuş ki, Horata’dan göç etmeye başlamış.
Büyükler öne geçmişler, çare aramışlar, bilenlere danışmışlar. Bir çare bulamamışlar. Birisi çıkmış, demiş ki:
– Bu işi yapsa yapsa Sarı Gâvur yapar.
Aramış, sormuşlar. Eski Malatya’da yaşayan, Ermeni Usta Sarı Gâvur’u bulup getirmişler.
Sarı Gâvur, kazmasını, küreğini, çekicini almış, suyun gözüne girmiş. Bir saat geçmiş çıkmamış, iki saat geçmiş çıkmamış. Sonunda çıkmış. Halk merak içinde kalmış ve neden geciktiğini sormuş.
Sarı Gâvur:
– Suyun gözünde bir değirmen taşı var. Taşın deliğinden baktım, denizi gördüm. Malatya’nın kökü su... Ama suyun seviyesi düşmüş. O koca su, bu değirmen taşının deliğinden akmaktaymış. Seviye düştüğü için su akmıyor. Taşı kırmam gerek. Ama taşı kırarsam Malatya’yı sel basar. Ben de ölürüm, sizler de, demiş.
Ölümü göze almış ve yeniden suyun gözüne girmiş. Beş dakika geçmeden geri çıkmış. Yüzü safra sarısı gibiymiş. Korkudan gözleri dört açılmış bir haldeymiş. Halk da korkmuş, merak edip sormuş.
Sarı Gâvur:
– Taşı kırmak için çekici kaldırdığım vakit önüme insan ayağı geldi. Bir daha kaldırdım, bir daha geldi. Bir daha kaldırdım, bir daha geldi. Bir ses bana, “Bu taşı kaldırırsan Malatya’yı su basar. Taşı kırma. İşi Allah’ın hikmetine bırak” dedi. O ses muhakkak Çoban Dede’nin sesiydi. Bana İslâm’ı öğretin. Eğer kırk gün içinde ölürsem, ölümüm bundandır, demiş.
Halk korkmuş, bu işten vazgeçmiş. Sarı Gâvur’a İslam’ı öğretmişler. Sarı Gâvur Müslüman olmuş ama kırk gün içinde ölmüş.
Allah’ın hikmeti bu ya, Horata’nın suyu akmaya başlamış. Halk susuzluktan, perişanlıktan kurtulmuş. Horata suyu coştukça coşmuş, aktıkça akmış.
O gün bu gündür, halk Çoban Dede’nin Gözü’ne gider, dilek diler.
Horasan Baba’nın türbesine gider, taş atarlar. Eğer atılan taş, türbedeki taşa yapışırsa dilekleri olur. Hastalar iyileşir, çocuğu olmayanın çocuğu olur. Parası olmayanın parası olur. Dileği olan kurban keser, etli pilav dağıtır.
Her baharda Banazı’lılar Horata’ya topluca yemeye içmeye giderler. Her Ramazanlıkta herkes evine Horata’nın suyundan götürür. Horata’nın suyu cana can, dertlere devadır. Birbirlerine “ Horata’nın suyundan içesin, sonra ölesin” der.
Bu coğrafyayı bizlere vatan kılan Horasan ve Anadolu erenlerine Allah’tan ne kadar rahmet dilesek, Fatihalar göndersek yine de azdır.
Prof. Dr. İskender Oymak ise, Malatya Ziyaret Kültürü ve Ziyaret Yerleri (Malatya Kitaplığı, İstanbul 2013) adlı araştırmasında hem Çoban Dede (s.43) hem de Horasan Baba (s.44-46) ziyaretlerini efsaneleriyle birlikte tanıtmıştır. Oymak, ayrıca bu mekânların ziyareti sırasında uygulanan pratikleri de belirtmiştir.