“ Arslantepe Höyüğü veya Melid, Malatya’nın 7 km. kuzeydoğusunda yer alan bir arkeolojik yerleşimdir. Türkiye’deki en büyük höyüklerden biridir. Höyük, Fırat üzerindeki Karakaya Baraj Gölü’nün batısındadır. Otuz metre yükseklikteki höyük MÖ 5 bin yıllarından MS 11. yüzyıla kadar iskân edilmiştir.”
Arslantepe...
Aslanların tepesi. Yazının bulunmadığı çağlarda Anadolu’da ilk yükselen “devlet sarayı”. Sulak ve bereketli Malatya Ovasının tam kalbinde, bugünkü Orduzu’da, MÖ 5000’lerde, yani günümüzden 7 bin yıl kadar önce kurulmuş bir yerleşme, insanoğlu yerleşik düzene geçeli birkaç bin sene olmuş. Önceki yaşam düzeni avcı-toplayıcılığı tamamen terk etmeden, tarım ve hayvancılıkla geçinmeye başlamışız. İlk yerleşimlerin çoğu, yaşamın kaynağı, nehirlerin kıyısında kurulmuş. Arslantepeliler, Dicle’yle birlikte, insanlık tarihine yön veren Fırat Nehrinin biraz uzağını tercih etmişler yerleşik düzen için. Ama ondan kopmadan; ilişkisini hep koruyarak. Seçtikleri konum halen Fırat’ı görüyor. Fırat, dostun da düşmanın da geçmek zorunda kaldığı kadim nehir. Fırat kıyısındaki diğer yerleşimlerle ilişki içinde kalmışlar ama onun dizginlenemez sellerinden, taşkınlarından da korunaklı yerde durmuş, kentin su altında kalmasını önlemişler.
Doğuda, batıda sıralanan dağlar, uzak ve alçaktır. Güneş erken doğar, Arslantepe’yi çevreleyen Orduzu ovasında. Yorgun günün ardından akşam saklanacak dağ ardı bulamadığından gündüzler uzun olur burada. Gün doğumundan batımına kadar yeryüzüne dik gelen ışıkların altında canı çıkar tarlada çalışanların. Günün en sıcak demlerinde serinlemek için Orduzu deresine koşar insanlar. Buz gibi kaynak suları alır hararetlerini. Orduzu deresinin yolu üzerinde irili ufaklı su kaynakları sıralanır. Birlikten kuvvet doğar diyerek koşup dereye katılırlar.
Orduzu Ovası, yazları çok sıcak ve nemli olur. Arslantepe sarayında oturan beyler, ovanın sırtını yasladığı dağlardaki yaylalara çıkar. Serin otlaklarda soğuk sular içerek yaşarlar. İnsanlar, çadırlarını kurdukları, ağaçtan yaptıkları barınaklara yerleşir. Yaylaların sırtını yasladığı yüksek tepelere “beylerin dağı” diye ad verilmiştir. Zamanla söylene söylene “Beydağı” olmuş.
Kral, en yüksek tepeye yerleşir, sıcak yaz günlerinde. Beyleri de tepenin eteklerine. En yüksek tepe onun hakkıdır. Çünkü o, tanrı’nın temsilcisi olduğunu düşünür; halk da buna inanırdı. Kral, dağların zirvesinde tanrıya daha yakın olacağını düşünürdü.
Yerleşim başladıktan yaklaşık iki bin sene sonra bir düzen kurmuş Arslantepeliler. Aslında biz onlara Arslantepeli diyoruz ama o gün onlar kendilerine ne diyordu, bilemiyoruz. Binlerce yıl sonra Hitit döneminde bu kadim topraklara Melid dendiğini biliyoruz ama. Belki ilk başta da böyle bir isimlendirme yapıldı, kim bilir? Bal anlamına geliyor Melid; bu sözcükten türeterek Meliteya demişler. Bal Ülkesi, Şirin Şehir, artık nasıl yorumlarsanız.
Biz de isterseniz onlardan Melidli diye bahsedelim. Üretim ve nüfus artınca devlet düzenine geçmiş Melidliler. Seçkin bir sınıf ortaya çıkmış. Bunlar kendilerine güzel evler yaptırmış. Sonra baş yöneticinin, belki kral belki şef, çalışacağı, memurlarını veya halkı kabul edeceği bir “huzura kabul binası” kurmuşlar. Onunla yetinmemiş, tapınak ve saray işlevi gören yapıların etrafında bürokrasiyi, muhasebeyi, ekonomik faaliyetlerin arşivle kayıt altına alınması sistemini geliştirmişler.
Bunlar Mezopotamya dünyasında da varmış ama Arslantepe kendine özgü, yerel özelliği baskın, bir yönetim kurmayı başarmış. Tahmini MÖ 3400’lerde başlayan bu düzeni 400 sene yaşatmayı başarmışlar. Melid’in beylerince vergi ve adak olarak alınıp saraydaki depolarda toplanan ürünlerle çalışanların “maaşı” ödenirmiş. Yani, alın terinin karşılığı, para veya benzeri bir sistem olmadığından, ürünle ödenmiş. Ne kadarı ödendiyse!
Toplanan ürünler yöneticinin denetiminde saraya bağlı ve ona bitişik inşa edilmiş üç depoda biriktiriliyormuş. Bütün bu sistemi elinde tutan kral, Arslantepe’deki sarayda yaşıyor, çevredeki tüm yerleşim yerlerini de yönetiyormuş.
Tarım, ticaret ve madencilikle uğraşan Melidliler, yenilikleri yakından izliyormuş. Çanak çömleklerini Mezopotamyalılann icat ettiği çömlekçi çarkında, elle veya kalıpla üretiyorlarmış. Ürettikleri ürünleri çömlek, çuval ya da sepetlerin içine koyuyor, kapların ağzını iple bağlıyor, düğüm yerine belki mal sahibinin veya ürünü dağıtmaktan sorumlu bir görevlinin mührünü bastırıyorlarmış. Bu mühür baskılardan 6 binin üzerinde parça bulunmuş. Tasnif edildiğinde 220 tür çıkmış. Mallar hak edene hakkıyla teslim edilsin ve yapılan işlem kaybolmasın diye titiz davranılmış. 220 kişi veya işlemi temsil ettiği tahmin edilen mühür baskılar saray içerisindeki “arşiv odasında” saklanmış.
Silah da yapmışlar. Yani madenciliği biliyorlarmış. Bir odada çıkarılan 9 kılıç ve 12 mızrak ucu dünyada günümüze kadar ortaya çıkarılabilen en eski metal savaş aletleri. O dönem insanoğlu sadece bakırı eritip alet yapabiliyormuş. Bakır yumuşak olduğundan, kılıcı sertleştirmek için arsenik kullanmışlar. Ama silahların estetik olmasını da istemişler ki, gümüşle kılıçların kabzasını süslemişler.
Her şey tarım, ekonomi, idari yönetim, askeri güç değil ya! Bir toplumu sadece bunlarla var edemezsiniz. Sanat da yapmış Melidliler. Saray duvarlarına aşı boyasıyla tarım sahnelerini betimlemiş, baklava motifiyle süs yapmışlar. Depolardan birinin duvarına, sağlı sollu, iki insan figürü işlemişler. Başlarından sanki alev çıkarırcasına. Biri kadın, biri erkek bu figürler, kral ve kraliçeyi ifade ediyor. Kral ve kraliçeyi ürünü depolardan “tebaalarına” dağıtırken dinsel bir hava içerisinde vermek istemişler. Başlarından alev çıkarırcasına işletmişler resimlerini o günün ressamına.
Arslantepe’nin yakınlarındaki diğer şehirlerle ticari ilişkileri vardır. Değirmentepe bunlardan biri. Değirmentepe sakinleri arpa, buğday yetiştiriyor; koyun, keçi, sığır ve domuz gibi hayvanlar besliyor, avcılık yapıyorlarmış. Geçimlerini ticaretle sağlıyorlarmış. Madencilik konusunda uzman olan Değirmentepeliler, bakır ve çakmak taşından ürettikleri aletleri Mezopotamya ve Anadolu’ya satıyorlarmış. Önemli ticaret merkezlerinden biri olan Değirmentepe zengin bir yerleşimmiş
Vaktiyle Melid’de yaşayan bir tüccar mallarını satmak için Kaniş kentine doğru diğer tüccarlarla birlikte yola çıkar. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Kaniş’e varırlar. Kendilerine ve atlarına kalacak yer ayarlayıp yerleşirler. Her tüccar malını satmak için pazarda yerini alır. Pazarda işler pek iyi gitmez. Günler günleri, aylar ayları kovalar. Mallarını satamayan tüccarlar eski yurtları Arslantepe’ye dönemezler. Zamanla bulundukları kente alışarak ticaretlerine burada devam ederler.
O günlerde Arslantepe’de tüccarın evinde…
- Seni başıma bıraktı gitti, oğul olacak adam! Hiçbir işi tam yapamayan bu kadınınla anam ne yapacak diye düşündü mü hiç? Nerede… Aklı fikri mal alıp satmakta... Anan ne yapar eder diye düşünmek yok.
- Anam! Haksızlık yaparsın. Hangi işten kaçtım da böyle konuşursun?
- Tamam kızım. Hangi işi tam yaptın ki, ardını hep ben toparlıyorum. Hiç yapma daha iyi.
- Hangi iş olursa olsun hep kendi elin değmezse rahat edemiyorsun!
- Boyundan büyük konuşma. Kalk git, çocuklarının karnını doyur. Tüccarın eşi kaynanasına bir türlü kendini sevdirememişti. Evlenmelerine de razılık göstermemişti. Onu gelin gibi görmüyordu. Ona eziyet etmesi de bundandı. Kaniş’e giden tüccarların çoğu evine döndü ama eşinden hiçbir haber yok. Ona haber salıp evine çocuklarının başına dönmesini ve anasının kendisine eziyet ettiğini bildirecekti. O çağda insanlar, yakınlarıyla karşılıklı çivi yazılı tabletler göndererek haberleşiyorlar, deyim yerindeyse mektuplaşıyorlardı. Kadın da kocasına kervanla “tablet mektup” gönderir. Tablette eşine şöyle seslenir:- Annenden çok çekiyorum. Bana büyük kötülük yapıyor. Artık onu taşıyacak halim kalmadı. Bir an önce evine dön. Beni bu kadından kurtar. Aradan zaman geçer, Kaniş’ten hiç haber gelmez. Bu arada evdeki kaynana eziyeti tüm hızıyla devam eder. Gelin, alıp başını gitmek ister ama ya çocuklar? Anasız ne yaparlar? Çaresiz katlanmaya devam eder.
Belki daha önceki tablet eline ulaşmamıştır diye bir yenisini hazırlatır.
- Çocukların da büyüdü. Onlara söz dinletemiyorum. Annen ve çocukların beni çatlatmadan çabuk gel! Aslında iki tablette tüccarın eline ulaşmıştır. Ama Kaniş’teki hayatı ona daha cazip gelir, deyim yerindeyse Arslantepe’deki ailesini yok sayar. “ Beni unutun!” demeye de cesaret edemez.
Yıllar yılı kovalar, tüccar Kaniş’te vefat eder. Melid’deki ailesinin akıbeti ise meçhuldür. Kayınvalidesinden yana dertli olan gelinin gönderdiği iki çivi yazılı mektup, Kaniş’te ölen tüccara ait mezarda asırlar sonra gün yüzüne çıkmıştır.
* * *
Anadolu’da dört-beş bin yıl önce Arslantepe döneminde kadın hakları çok ileri düzeyde idi. Evlenen kadınlara nikâh belgesi verilirdi. Kadın boşandığında veya eşi öldüğünde mirastan pay almaktaydı.
Bu olay Arslantepe’nin ilk saray döneminde değil, kaydı kuydu olduğuna göre, sonraki bin yıllarda, Hititler döneminde, yaşanmış. Çünkü ilk devlet düzeninin kurulduğu dönem Anadolu’da yazı yoktu.
Ama tahmin edilen o ki Arslantepe’nin ilk döneminde, insanlığın “kadim krizi” gelin kaynana savaşından daha büyük bir sorun çıkmış Bal Ülkesinde. Yönetenler, başlarda halkı iyi yönetmiş olacak ki herkes hakkına razı olmuş, gül gibi geçinip gitmişler.
Sonra gün gelmiş, yönetenler yönetemez olmuşlar. İşi ehline vermemişler. Halkın isteğini, arzusunu kulak ardı etmişler. Melidliler’de bıçak kemiğe dayanmış. Önce homurdanmalar olmuş, bastırılmış. Sonra kızgınlık artmış. Çiftçinin, köylünün ürettiği kendisine yetmez olmuş. Ama onlar bastırdıkça bastırmış, vergi diye. Kimisi gizlice pılıyı pırtıyı toplayıp terk etmiş güzel memleketini. Başka yerlerde rızık aramaya koyulmuş. Gel gör ki, kalanlar öyle düşünmemiş. Ayın yeryüzünü aydınlatmadığı bir gece vaktini kollamış birileri, tutuşturmuşlar tapınakları, beylerin, ağaların evlerini. Yakmışlar Melid’in yönetim merkezini.
Günümüzde Melid Krallığı dönemine ait taş üzerine yapılmış kabartmalar, dev kral ve aslan heykelleri, kullanılan mühürler ve çeşitli madenlerden yapılmış savaş aletleri (kılıçlar ve mızrak uçları), Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Malatya Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir