İçinden geçtiğimiz çağ, yalnızca ekonomik ya da siyasi krizlerin değil, aynı zamanda bir sistem değişiminin sancılarını yaşıyor. Eski dünyanın kurumları sarsılırken, yenisinin nasıl şekilleneceği ise henüz net değil. Ancak şunu biliyoruz: Daha adil bir gelecek istiyorsak, bunun temelinde ‘’hem eşitlik hem demokrasi’’ yer almak zorundadır.
Çünkü demokrasi olmayan yerde güç belli ellerde toplanır. Gücün eşitsiz dağıldığı toplumlarda servet de, fırsat da, hukuk da eşitsiz paylaşılır. Aynı şekilde ekonomik eşitsizliğin derinleştiği bir yerde de gerçek demokrasi kurulamaz. Maddi gücü elinde tutanlar, siyaseti de etkiler. Bu nedenle eşitlik ile demokrasi birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Bugünün dünyasında asıl mesele, ‘’geleceğin belirsizliğidir.’’ Kimi insanlar bu belirsizlikten korkuyor. Oysa belirsizlik aynı zamanda umut demektir. Eğer gelecek tamamen belirlenmiş olsaydı, insan iradesinin, mücadelenin ve ahlaki sorumluluğun da anlamı kalmazdı. Belirsizlik bize seçim yapma, yanlışları düzeltme ve daha iyi bir dünya kurma fırsatı verir.
20.yüzyıl boyunca insanlık, kapitalizm ile sosyalizm arasında büyük ideolojik mücadelelere sahne oldu. 1917 Sovyet Devrimi’nden 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar süren dönem, dünya tarihinin önemli bir ara evresiydi. O çağ kapandı; fakat eşitlik, emek, adalet ve halk egemenliği tartışmaları bitmedi. Sanayileşme ile birlikte büyüyen işçi sınıfı, ağır çalışma koşulları ve dışlanmışlık karşısında örgütlenmeye başladı. Bunun sonucunda oy hakkı genişledi, sosyal devlet anlayışı doğdu ve yurttaşlık bilinci güçlendi. Yani haklar, yukarıdan lütufla değil, aşağıdan mücadeleyle kazanıldı.
Bugün de benzer bir kavşaktayız. Teknoloji ilerliyor, servet büyüyor; fakat eşitsizlikler de derinleşiyor. İnsanlık önünde iki yol var: Ya daha kapalı, daha adaletsiz bir düzen kurulacak ya da daha demokratik, daha paylaşımcı bir dünya inşa edilecek.
Son sözüm şudur; ‘’Gelecek kendiliğinden gelmeyecek.’’ Daha iyi bir dünya, ancak ona inanıp emek verenlerin ellerinde yükselecektir.