Sabah olduğunda, gece yaşadıklarımı rüya gibi hatırlıyorum. Ama bahçeye çıktığımda, toprağa kazıdığım cümle hâlâ orada, altında ise gece kendiliğinden belirmiş yeni kelimeler.
- ‘’Beni Kaysı ağacının ötesinde ara.’’
Kayısı ağacının ötesi dediği yer, İsmetiye mahallemizdeki avlumuzun bahçesindeki kaysı ağacının sınırındaki duvarın arkasındaki boş arsa. Çocukken oraya pek yaklaşamazdık; hem ıssızdı hem de geceleri tuhaf sesler geldiği söylenirdi. Ama hemen gitmiyorum.
Önce ‘’Çarşıya’’ iniyorum. Amacım, yıllar önce İsmetiye mahallemizde Mazıcı ailesinin vakıf olarak bağışladığı evimizin
Oradan ayrılarak yaşlı adamı bulmaya gidiyorum O yine aynı köşede, bastonuyla yerdeki tozu çiziyor. Amca, Azet abla kim? Adam başını kaldırıyor, bakışları derinleşiyor.
- ‘’O ismi yüksek sesle söyleme. Bazı isimler, toprağın altında uyur. Uyandırırsan… gelirler.’’
Ama ben artık korkmuyorum. Korkumun yerini merak almış durumda. O gece, İsmetiye mahallesindeki metruk arssayı aramaya gidiyorum. Ay ışığı tahmin ettiğim boç arsanın üzerine vuruyor. Yıllardır kimsenin girmediği o arsaya ayağım değer değmez, toprak farklı geliyor. Daha yumuşak, daha nemli. Ve… sanki beni bekliyormuş gibi sessiz. Diz çöküyorum, ellerimle kazmaya başlıyorum. Parmak uçlarım bir şeye değiyor. Soğuk, pürüzlü bir metal. Çekip çıkarıyorum: Küçük, paslı bir teneke kutu. Kutunun kapağı zor açılıyor. İçinde sararmış bir mektup var. Ve mektubun başında tek bir cümle:
- ‘’Bunu bulduysan beni arama ben buradayım…’’
O Kazdığım yerin toprağını tekrar üzerini örterek, ay ışığında İsmetiye mahallemizden bütün yaşanmışlıklarımı sırtıma yükleyerek yol alıyorum.
Eve döndüğümde not defterime;
‘’Toprak sen ne mübarek varlıksın. Senin kucağından geldik, sana her türlü eziyeti yaptık. Yine bize kucak açıp, derinlerinde geçmişimizle birlikte sarmalıyorsun…’’