O gece not defterimin bir köşesine kazıdığım cümle, sabaha kadar uyutmuyor beni. Her dönüp durduğumda, sanki bahçedeki toprak nefes alıyor. Rüzgâr kayısı ağacının dallarını sallarken, yaprakların hışırtısına karışan fısıltılar duyuyorum.

Sabah, güneş doğmadan bahçeye çıkıyorum.  Yıllarca önce dediğim yıl 2012, apartman bahçesine diktiğim kayısı ağacının dibine baktığımda akşam defterimin bir köşesine kazıdığım kelimeler hâlâ orada. Ama ilginç bir şey var, ‘’Beni tanımayacaksın’’ dediğim cümlenin hemen altında, gece ben fark etmeden bir satır daha eklenmiş.

- ‘’Ama ben seni tanıyorum.’’

Elimle yokluyorum. Toprak hâlâ nemli, sanki dün değil, az önce yazılmış gibi.

İçim ürperiyor. İlk aklıma gelen ihtimal, gece birinin bahçeye girmiş olması. Ama nasıl? Kapı kapalı ve şifreliydi. Üstelik bu yazı, benim kazıdığım harflerin aynısını kullanmış. Aynı bastırma, aynı ölçekte. Sanki toprağın kendisi yazmış.

O an çocukluğuma gidiyorum. Ben çocukken babam ölmüş, anam beni Çilesizdeki dedemlerin evlerine götürmüştü. Bir ara dedemle yan yana oturmuştuk. Dedemin o gün anlattığı bir hikâyeyi hatırlıyorum:

- ‘’Toprak, bazı insanların adını saklar. Onlar ölse bile, isimleri yerin altından fısıldar. Eğer o isim seni çağırırsa, mutlaka dinlemen gerekir. Çünkü o çağrı, senden önce gelen bir hayatın yarım kalmış cümlesidir.’’ Derdi.

O gün ilk defa bu hikâyenin masal olmadığını düşünüyorum.

Öğleden sonra yaşlı adamı tekrar bulmaya gidiyorum. Onu yine aynı köşede, aynı bastonla görüyorum. Gardaş, dün bana toprağa yazmamı söylemiştin. Yazdım,  ama sabah kalktığımda bir cümle daha vardı orada. Adam gözlerimin içine uzun uzun bakıp;

- ‘’Arkadaş, toprak sana cevap veriyorsa, dikkatli ol. Çünkü her cevap, sorunun yarısını senden ister.’’

Ne demek istediğini soramadan kalkıyor, bastonunu sürükleyerek uzaklaşıyor. Arkasından bakakalıyorum.

O gece, yeniden defterimin bir köşesine ‘’beni nereden tanıyorsun’’ diyorum. Sabah yeniden bahçeye kayısı ağacının dibine yöneliyorum. Yaprakların arasından bir ses ‘’Beni nereden tanıyorsun’’ demez mi? Ve bekliyorum. Yaşlı İhtiyarın söylediği söz aklıma geliyor.  -‘’Çünkü her cevap, sorunun yarısını senden ister.’’ Ve bekliyorum bir ses gelecek mi diye.

- ‘’Beni nereden tanıyorsun’’
O gece; ‘’Beni nereden tanıyorsun?’’ cümlesini toprağa kazıdıktan sonra yerimden kalkmıyorum. Ay, bahçeyi solgun bir ışıkla yıkıyor. Kaysı ağacının gölgesi, toprağın üzerine düşüyor ve rüzgârla birlikte kıpır kıpır oynuyor.

İlk başta sessizlik var. Sonra, çok derinden gelen bir uğultu duyuyorum. Sanki kulaklarımın içinde değil, göğsümün içinde titreşiyor. Toprak, nefes alır gibi kabarıp iniyor.

Ve sonra…
Fısıltı:
-Asım…

Korkuyla geri çekiliyorum. Ama adımın söylenişi öyle tanıdık, öyle yumuşak ki. Bir anlığına, anamın beni küçükken uyandırırkenki sesine benzetiyorum. Fısıltı devam ediyor:
- ‘’Beni bul…’’

Etrafıma bakıyorum, kimse yok. Sadece ay ışığı, kaysı ağacı ve nemli toprak. Geri yaklaşıyorum. Kimsin sen?

- ‘’Ben Azet abla…’’

İçimden ‘Azzet de kim? demek geçiyor, ama aynı anda bir hatıra zihnime çarpıyor. Çocukken mahallede küçük büyük herkes ‘Azet abla’ diye çağırırdı anamı. Anamın adına yer ses mi verdi? Yutkunuyorum. Azet abla Sen. Sen misin o?
 

- ‘’Beni Toprağın altından çıkar.’’

Birden, ayaklarımın altındaki toprağın sanki nabız atıyor. Dokunduğumda soğuk değil, hafif sıcak. Sanki altında canlı bir şey var.

O an fark ediyorum ki, bu sadece bir hikaye olmayacak. Ben artık bir hikâye yazmıyorum. Hikâye beni yazmaya başlamış.